23 Ağustos 2013 Cuma

Yitirmek üzerine...




Gün olur, Beyoğlu'nu özler içim,
Koklamak isterim tünelin kokusunu.
Ziya Osman Saba


Yaşadığı şehre âşık insanlar elbette bulursunuz, hatta benim kadar âşık olanı da bulursunuz muhtemelen. Aşk yarıştırmanın alemi yok, herkesin aşkı kendine zaten. Sadece dünyanın en güzel şehrinde yaşadığıma tüm kalbimle inanıyorum, başlarken bunu söylemezsem olmaz.

En çok neresini sevdiğimi sorsanız seçmekte zorlanırım, birini söylesem ötekine haksızlık ediyormuşum gibi gelir ama geride bıraktığım 27 yılda en güzel anıları nerede biriktirdiğimi sorsanız cevabım bellidir.

Dünyanın en şahane dostlarına sahip olduğumu ilk hissettiğimde oradaydım; ilk aşık olduğumda, ilk terk edildiğimde, ilk terk ettiğimde, insanları umursamadan bağıra çağıra ilk şarkı söylediğimde, kendimi toparlamaya başladığımı ilk hissettiğimde, yıllar önce kurulmuş hayaller artık neredeyse unutulmuşken gerçek olmaya karar verdiklerinde, iyi olduğumda, kötü olduğumda, yeniden güzel şeyler hissettiğimde, yeniden kalbim kırıldığında, her düştüğümde ve her ayağa kalktığımda...

Her repliğini ezbere bildiğimiz filmi 5 şahane dostla birlikte izlediğimiz sinema artık yok. 

Kar yağarken kapısında oturup kahkahalarla güldüğüm kitapçı bambaşka bir şeye dönüştü.

Sabaha karşı önünde oturup bağırarak şiir okuduğumuz banka hâlâ orada ama başını kaldırıp karşıya baktığında gördüklerin o gün gördüklerinle aynı değil.

Buz gibi bir kış akşamı (fena halde kırılmış kalbimle) bir daha asla görmemek üzere (sadece 2 dakika önce) geride bıraktığım adamın en sevdiği şarkıyı çaldığı için kapısında durup bir süre ağladığım kitapçı da yok.

10'lu yaşların en başında heyecan arayışıyla ailelerimize yalan söyleyerek gittiğimiz o sinema da...

Başını sevdiğin adamın omzuna yaslayıp film izlemenin ne şahane bir şey olduğunu öğrendiğim sinema da...

Önünden her geçtiğimde geçmişe gidip geldiğimi hissettiğim pastane de...

Daha kimse dükkânını açmamışken orada yürüdüğüm sabahlarda yol arkadaşı bildiğim ağaçlar da...

Bir sohbahar akşamı her detayını hatırladığım bir sohbetin gerçekleştiği kafe de...

ve belki bir yıl sonra bugün Robinson da orada olmayacak. Ruhsuz kitapçılara alışmış ve onlarla yaşamayı öğrenmişken şunun içinde gelen bir hediyeyle yıllar önce sevmiştim Robinson Crusoe'yu: (Fotoğraf büyüyebiliyor, dene bak.)



İstanbul'da değilsinizdir ya da İstanbul'dasınızdır ama kendisini diğer kitapçılar kadar gözünüze sokmadığı için fark etmemişsinizdir ve insanların neden bu kadar umursadığını merak edersiniz belki. Bence bu kadarı bile cevaptır. Bu yetmezse birkaç ay önce bir çalışma için Türkçe çevirisi yapılmamış bir kitap arayışındayken her yerde kendi başımızın çaresine bakışımızı, sadece burada bir başka kişinin doğru kitabı bulmak için bizden daha çok uğraştığını anlatmalıyımdır belki de. Hangi kitabın nerede bulunabileceğini bana soran çalışanlara alışmışken elimize aldığımız her kitapla ilgili daha biz sormadan bilgi verilen tek yerin burası olduğunu söylesem? (Bunu bir de sahaflarda yaşarsınız, o kadar.)


Güzel şeylere alerjisi olan insanlar ülkesindeyiz. Hepimiz tek tip olduğumuzda, tüm alışverişimizi AVM'den yapıp kahvemizi aynı yerden içtiğimizde, hatta belki Aldous Huxley'nin kurguladığı dünyadaki insanlara dönüştüğümüzde mutlu olacak insanlar ülkesi... (Ben baktığım her yerde 1984'ü değil Cesur Yeni Dünya'yı görüyorum. Bir ara belki bu da yazılmalı. Neyse...) 

Yıllar sonra bir gün bir çocuğum olduğunda onunla birlikte yürüyecektik ve ben orada yaşanmış binlerce güzelliği anlatacaktım ona. 5 yıl önce bu hayali kurabiliyordum. Bugün ise tüm cümleler "Eskiden burada bilmem ne vardı," şeklinde başlıyor ve devamını getiremeden gözlerim doluyor.

Bir zamanlar 3 gün gitmezsem aklımı kaçıracakmışım gibi hissettiğim caddeye şimdi koca bir ay boyunca uğramadığım oluyor. Ruhsuz binalar, plazasından çıkmış gelmiş ve hep bir acelesi olan insanlar, elleri kolları poşetlerle dolu kadınlar, orada bulunma sebebi etrafından geçen kadınları rahatsız etmekmiş gibi görünen (bazı) adamlar...  

Eskiden eve dönmemek için bahane ararken şimdi kaçmanın yollarını arıyorum. 3 adımda bir şube açmayı marifet sayan büyük markalar, bitmeyen inşaatlar, caddenin ruhunu bozan çirkin yapılar, caddenin ruhunu bozan aynı fabrikadan çıkmış insanlar, caddede ruh bırakmayan AVM... 
Yoruluyorum.

"2 sene," diyorum soranlara. "Sadece 2 sene."
"Bu hızla içine etmeye devam ederlerse 2 sene sonra buraya gelmem için hiç sebep kalmayacak." Üstüne onlarca hikâye yazdığım, binlerce hayalime mekân olarak seçtiğim, sayısız anı biriktirdiğim o caddeye; beni tanıyan herkesin nasıl sevdiğimi illa ki bildiği o caddeye gitmem için hiçbir sebep kalmayacak... 2 sene...

Yazıyı bitirirken sadece 2 dileğim var:
Robinson Crusoe 389 kapanmasın. 
Rant için, keyifleri için, güç gösterileri için başta İstiklal Caddesi olmak üzere bu ülkenin (ve bu dünyanın) herhangi bir noktasına ufacık da olsa zarar verenler defolup gitsinler hayatımızdan.


2 kişi de demiş ki:

PoLLy dedi ki...

Pek çok kişinin nice hatırası var o caddede...
tam ne kadar olduğunu bilmesem de, uzun sayılabilecek bir aradan sonra ilk kez gittiğimde bu yaz (daha 15 gün kadar önce hatta) ilk defa geliyormuşum gibi hissettim İstiklal'e... O nasıl değiştirilmek, o nasıl ruhunu almaktır!
yazık hakikaten...
sadece caddenin değil; oraya gençliğini vermiş pek çok kişinin ruhunu alıyorlar da, ya farkında değiller ya da umurlarında değil...

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

her şey yitip gidiyor. bir elimizde kalan anılar, onlarla beslenmeye çalışıyoruz. yitiriyoruz git gide yahu. halimiz beter.

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?