28 Aralık 2013 Cumartesi

2013 (8)

Filmler:

(Filimadamı'nda 70 puan ve üstünü vermeye değer bulduğum filmler. Türkçe isimlerini ve tarihleri de oradan aldım.)

Un Homme Qui Dort/Uyuyan Adam (1974): Georges Perec'in aynı isimli romanından uyarlama ve Perec de yapımcılarından biri. Kitaba sıkı sıkıya bağlı kalınmış; filmi de kasvetli ve biraz can yakıcı.

Prisoners (2013): Türkiye'de göstermeye gerek duymadıkları pek güzel bir film. Hugh Jackman ve Jake Gyllenhaal'un performansları kesinlikle görülmeye değer. (imdb'de gösterime tam da bugün -27 Aralık- gireceği yazıyor ancak girip girmediğinden haberim yok.)

Mr.Morgan's Last Love/Son Aşk (2013): Sakin sakin ilerleyen hoş bir film.

The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013): Kalbini kıracağım PJ ya da kafanı kıracağım, henüz karar vermedim.

Infancia Clandestina/Kayıp Çocukluk (2011): 12 yaşındaki Juan, aktivist ailesi, aşık olduğu kız. Ah bir de anne rolündeki Natalia Oreiro'nın evlerinde toplanan arkadaşlarına şarkı söyleyişi var ki...

Frances Ha (2012): Frances, sahip oldukları, olamadıkları, dostları, gerçekleşmesi çok zor hayalleri... Pek bir güzeldi!

Le Passé/Geçmiş (2013): "Bir Ayrılık" filminin yönetmeninden ve itiraf etmeliyim ki ben önceki filmini herkes kadar sevmemiştim. Geçmiş daha hüzünlü ve daha gerçek geldi bana.

The East (2013): Brit Marling'in oyunculuğu baştan sona kadar sinirimi bozmuşsa da filmi ortalamanın üstünde buldum. Bir de sonu biraz zayıf geldi. Bu ikisi dışında her şey yolunda.

Buffalo '66 (1998): Baş ucu filmlerine +1. Vincent Gallo'ya bayıldığımı söylemiş miydim? Film boyunca sürdürdükleri tuhaflıkları, aynı yatakta yattıkları zamanki o garip halleri, adamın kahve aldığı sahnedeki o tatlı heyecan... Pek güzeldi.

Le Gamin au Vélo/Bisikletli Çocuk (2011): Bugün/yarın diye diye 2 seneyi geçirmişim, sonunda izledim. Cécile de France muhteşem, küçük çocuğun da aşağı kalır yanı yok. Biraz hüzünlü, biraz umutlu...

12 Angry Men/12 Kızgın Adam (1957): Şimdiye kadar izlememiş olmanın büyük utancıyla...

Le Ballon Rouge/Kırmızı Balon (1956): Utanç 2! Öyle tatlı bir film ki...

Como Agua Para Chocolate/Acı Çikolata (1992): Yakın zamanda okuduğum Like Water for Chocolate'ın sinema uyarlaması. Şahane bir uyarlama ve kitapta tarifler gibi dikkat dağıtan çok şey varken filmi çok daha derli toplu olduğundan sizi daha kolay yakalıyor.

2 Days in New York/New York'ta 2 Gün (2012): Serinin ilk filmi olan 2 Days in Paris'e tahammül edememiş yarıda kapatmıştım. 2 Days in New York'u izlerken ciddi ciddi eğlendim. Galiba ikinci filmi birinciden daha çok seven benden başka pek kimse yok. Olsun. Julie Delpy'i sevelim ayrıca.

Cabaret/Kabare (1972): Bir gece delirip bulabildiğim tüm müzikalleri indirdim. Kabare'yi tiyatroda izlemiş ve çok sevmiştim, sonunda filmini de izlemiş oldum. Baş ucu filmlerine +1.

Disconnect/Sanal Hayatlar (2012): "İnternet hayatımızın içine nasıl ediyor?" konulu bir dram, fena da olmamış hani. Bir de Jason Bateman var işte...

Rhapsody in August/Ağustos'ta Rapsodi (1991): Film kulübümüzün Akira Kurosawa haftasında bunu izlemeye oy birliğiyle karar verdik, ne iyi etmişiz!

Le Week-end/Hafta Sonu (2013): Kişisel tarihimde pek görülmeyen bir şey geldi geçtiğimiz hafta başıma. Vizyona girmemiş bir filmi aylar önce izleme listeme alacağım, o film Türkiye'de yalnızca bir festival kapsamında gösterilecek ve ben bilet almayı başarabileceğim. Bu güne kadar hiç olmamıştı. Bu bir ilk.

Yaşlı çiftimiz evliliklerinin 30. yılını kutlamak için Paris'e giderler, bu sırada başlarına çeşitli şeyler gelir... Pek güzel göndermeler ve minik çılgınlıklarla dolu eğlenceli bir film. Bir de kadının zaman zaman çok sevimsizleşmesini bir kenara not ettim: Sen böyle olma Selin!

Le Hérisson/Kirpi (2009): Yaşamaya Değer gibi aptalca bir isim koymuşlar ama ben inatla Kirpi diyeceğim! Muriel Barbery'nin pek güzel kitabı Kirpinin Zarafeti'nden uyarlanmış tatlı bir film. Elbette epey özet şeklinde olmuş, felsefi kısımlar tamamen atılmış, sadece ana konuya odaklanılmış ve bu haliyle kitabın güzelliğinin yanına yaklaşması mümkün değil ama kitaptan bağımsız düşünüldüğünde epey büyük bir keyifle izlenebilecek bir film.

Rebecca (1940): Film kulübünde Hitchcock haftamızın filmiydi. İzlerken ayrı, hakkında konuşurken ayrı eğlendim.

Gloria (2012): Büyük şehirlerde yaşamanın en büyük nimetlerinden biri kesinlikle festivaller ve Gloria bu yılın festival nimetlerinden. Paulina Garcia'nın performansı görülmeli.

Forget Me Not (2010): Before Sunrise/Sunset/Midnight serisini ve Once'ı seven bunu da sever. Benim gibi Once'ı sevmeyen ama diğer 3'lüye aşık olanlar da seviyor tabii, denedim oldu. Tanıştıkları günün gecesini yürüyerek, dans ederek, konuşarak geçiren bir adam ve bir kadınımız var. Adamımız gitar çalıp şarkı da söylüyor. Sonunda gereksiz bir hüzne neden soktular bizi bilmiyorum ama sonu hakkında ne hissedeceğimi bilemesem de sevdim.

Mama (2013): Sevil'in tavsiyesiyle izlediğim oldukça iyi bir korku filmi. (Korku filmlerinden korkmayı 14 yaşında bırakmış ve o günden sonra bulabildiği en korkunç filmleri bulup izlemiş ancak sadece 1 ya da 2 tanesinden korkabilmiş biri olduğumu belirteyim.)

İyi bir korku filmi olmasının yanında iyi de bir dram filmi. Müthiş detaylarla doldurulmuş olması da bir başka güzellik. El Orfanato'yu beğenen bunu da beğenir.

Populaire (2012): Gayet eğlenceli, Fransız yapımı bir duygusal-komedi filmi. Romain Duris hakkında gayet olumlu hisler besliyorum ancak kaynağından emin değilim.

A Love Song for Bobby Long/Bobby Long'a Bir Aşk Şarkısı (2004): Uzun yıllardır süregelen John Travolta nefretimi yalnızca 2 saatte yok eden film. Şahane müzikleri var ve filmle aynı ismi taşıyan şarkı birkaç aydır en sık dinlediklerim arasında. Scarlett Johansson yetenek ve çekiciliğin bir arada bahşedildiği çok az sayıda insandan biri ve yetenek kısmını bu filmde çok net görmeniz mümkün.

Watchmen (2009): 90 dakikalık filmleri yeri geldiğinde 2 günde bitiren ben 3 saatlik filmi 3 saatte bitirebilmişsem orada bir durup düşünelim bence. Olmuş bu.

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011): Bu film için "Çok sıkıcı, çok hareketsiz, hiçbir şey olmuyor," diyen arkadaşların normalde hangi filmleri izlediğini çok merak ettim. Yurdum insanının yaptığı şahane işlere bile bok atmak bizi çok kültürlü yapıyordur belki ya da bu kadar ses getirmiş bir şeyi beğenmeyince o işi herkesten iyi bildiğimizi gösteriyoruzdur. (Hiçbir şeyi beğenmemenin o işten çok iyi anlamak olduğunu sanan çok akıllılar hâlâ yok olmadılar. Maalesef.)

Bu filmi tek kelimeyle özetleyeceksem "şahane" der ve susarım.

Life of Pi/Pi'nin Yaşamı (2012): Bu filmi sinemada izlemediğine çok pişman olanlar olarak toplanıp dünyayı ele geçirelim diyorum. Epey kalabalığız, yaparız bu işi. Tanıtımını imax'de izlemiştim ben, o sayılır mıııı :( 

Bu kadar övülmesi boşa değilmiş.

Lo imposible/Kıyamet Günü (2012): Klasik dünyanın sonu filmlerinden biri çağrışımı yapsa da biraz daha iyi ve Ewan McGregor var. Ewan McGregor varsa ben de varım. (Spoiler!!!!!!!!  Bir de filmi izlerken o çocuklara nasıl üzülmüşsem ve filmin içine nasıl girmişsem manyak gibi ağladım kavuştukları sahnede.)

Iron Man 3/Demir Adam 3 (2013): 1 ve 2 kadar sevdiğimi söyleyemem ama Robert Downey Jr.'ı Iron Man olarak izlemeye bayılıyorum. İzlerken epey eğlendim yine.

Somewhere in Time/Zamanın Bir Yerinde (1980): İzlediğim en farklı zaman yolculuğu filmiydi. Bilimkurgu tadında bir şey beklemeyin tabii. Bildiğiniz dram filmi.

Les Quatre Cents Coups/400 Darbe (1959): "Şimdiye kadar izlememiş olmanın utancıyla" serisi 3 oldu!

Det Sjunde Inseglet/Yedinci Mühür (1957): 4 oldu!

North by Northwest/Gizli Teşkilat (1959): Arizona Dream'i ilk izlediğim günden beri (kaç kez izledim bilmiyorum) bu filmi izlemek istiyorum, kısmet 2013'eymiş. Bu da artık baş ucu filmlerimden.

Shine (1996): Bu film 2004'ten beri bilgisayarımda izlenmeyi bekliyor ya yuh diyorum kendime. Muhteşem. Geoffrey Rush sen ne güzel adamsın!

Offside/Ofsayt (2006): İran milli takımı dünya kupası eleme maçı oynamaktadır ve bir grup kız çocuğu -birlikte değil- erkek kılığında maça girmeye çalışırlar. Çok eğlenceli bir hikâyeyle size kadının toplumdaki yerini ve aslında içler acısı durumunu gösteren filmin yönetmeni Jafar Panahi.

Before Midnight/Gece Yarısından Önce (2013): Ahhhhhhh!!! Seni öyle çok bekledim ki! Bu seriye aşığım ve bu filme de bayıldım. Kendinizi hiç bozmadığınız için kocaman bir alkış!

Hotaru No Haka/Ateşböceklerinin Mezarı (1988): Güzel, çok güzel, aşırı şekilde hüzünlü ayrıca. Muhtemelen ağlayacaksınız izlerken, hazır olun. İçinde barındırdığı hüznü izleyiciye o kadar güzel aktarıyor ki...

Despicable Me 2/Çılgın Hırsız 2 (2013): E bu birinciden daha güzel! :) Daha şimdiden kaç kez izledim bilmiyorum, ilk filmi izlediğim günden beri mutluluk kaynağım oldular. Canlarım.

Etz Limon/Limon Ağacı (2008): İsrail, Filistin, limon bahçesi ulusal güvenlik sorunu olan Selma, aşk, kaybedilen/kaybedilmeyen insanlık... Biraz umut, biraz öfke...

Toki o Kakeru Shôjo/Zamanda Sıçrayan Kız (2006): Zamanda geriye gidip olayları değiştiren ve işleri yoluna soktuğunu sanan kızımız bir zaman sonra durumun sandığı gibi olmadığını fark eder. Daha fazlası spoiler olur :) Gayet keyifliydi, izleyiniz.

Perfect Sense/Yeryüzündeki Son Aşk (2011): Aslında çok iyi değildi ama film bitince gerçekten etkilediğini hissettim. Duyularınızı sırayla kaybetmenize sebep olan bir hastalık, kusurlu ana karakterler, Eva Green ve Ewan McGregor'un oldukça iyi performansları derken sevdim sanırım. "Ewan McGregor varsa ben de varım," cümlemi yineliyorum.

Looking for Eric/Hayata Çalım At (2009): Bu filmin Türkçe ismini seçen arkadaş geçmişte Bend it like Beckham'ı "Hayatımın Çalımı Beckham" olarak Türkçeleştiren kişinin aynısı mı? (Bu soruyu soran kim bilir kaçıncı kişiyimdir...)

Ken Loach pek sevdiğimiz bir yönetmen abimiz, bu filmini de sevdik. Ne yapsa seviyoruz.

Hiroshima mon amour/Hiroşima Sevgilim (1959): Bu güne kadar izlememiş olduğum için utandığım filmler kaç etti bununla birlikte? Dün de kitabını bitirdim. Çok güzel, çok...

Un Giorno Perfetto/Mükemmel Bir Gün (2008): Biz Ferzan Özpetek'i de seviyoruz. Sarsıcı bir son, her zamanki hoş müzikler, özenle oluşturulduğu belli olan karakterler...

The Help/Duyguların Rengi (2009): 2009'dan beri bu filmden her bahsedenin üstünde durduğu tek şey filmin çok ağlatması olunca uzak durmayı tercih ettim. Yine aynı yere geldik, izleyiciyi/okuyucuyu ağlatmak nasıl bir güzellik ölçütüdür anlamıyorum ve anlamak istemiyorum. Bu yıl uzak durmayı bırakıp izledim ve gayet etkileyici buldum. Oyunculuklar kesinlikle görülmeye değer. Ayrıca ağlamadım, evet, duygusuzum ben.

Mine Vaganti/Serseri Mayınlar (2010): Henüz Ferzan Özpetek filmlerinin tamamını izlemedim ama izlediklerim içinde sanırım en çok bunu seviyorum. (Yuh bana, Karşı Pencere'nin bana neler yaptığını nasıl unuttum?!) Özpetek filmlerinin galiba en sevdiğim kısımları sonları. Bu da beni çok etkiledi, çook!

Gözlerdeki Sır/El Secreto de Sus Ojos (2009): 2010'da En İyi Yabancı Film dalında Oscar alan bu filmin hakkında yazılan tüm güzel şeyleri sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Çok iyiydi, izlenmeli...

Fahrenheit 451 (1966): Kitaptaki en sevdiğim karaktere yer vermemesi haricinde tek bir falsosu bulunmayan harika bir uyarlama. François Truffaut da boşuna François Truffaut olmamış zaten di mi...

Where the Wild Things Are/Arkadaşım Canavar (2009): "Dave Eggers elini Maurice Sendak'in masalından çeksin," diyenlerle aynı fikirde değilim. Oldukça iyi. Çocukluğunu masallarda geçirmiş ve sık sık kaçıp bir tanesinin içine saklanmayı ummuş yetişkinlerin keyifle izleyeceğini düşünüyorum.

Yeopgiyeogin geunyeo/Hırçın Sevgilim (2001): Güney Kore'nin en iyi duygusal-komedilerinden biri olarak kabul edilmekteymiş. Yıllardır bilgisayarımda dururdu, artık izleyeyim dedim. Sıradan duygusal-komediler gibi başlıyor, ilerledikçe farkını belli ediyor. Önemli farklılıklarından biri de 2 saat sürmesi. Hollywood da hemen aynından bir tane çekmişti My Sassy Girl adında. İzleyecekseniz bunu izleyin bence.

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir (2011): Lütfen izleyin. İstanbul'da yaşıyorsanız da yaşamıyorsanız da izleyin.

Beasts of the Southern Wild/Düşler Diyarı (2012): Ne güzel bir şeysin küçük kız sen! Akademi'nin yediği halt umrumda değil, benim Oscar'ım kesinlikle sana! Onlar hâlâ ilgi çekmeye çalışsınlar, pehhhh!!! Neymiş, genç kuşağı çekeceklermiş. Aferin.

Medianeras/Yan Pencere (2011): İzlerken sevmemeye daha yakındım, bittikten sonra sevmeye karar verdim. Zaman geçince daha hoş gelmeye başladı. 

Dans La Maison/Evde (2012): François Ozon sevdiğimiz yönetmenlerden bir diğeri. Bu filmi de kesinlikle kariyerinin en önemli çalışmalarından biri olarak anılacak ileride. Gerçek ve kurgunun pek çok yerde birbirine karıştığı filmimizde edebiyat aşığı bir öğretmen, tuhaf eşi, kendisinin zamanında yapamadıklarını yapma potansiyeli olan öğrencisi, gözlemlerle başlayıp hafif çapta bir sapıklık boyutuna ulaşan bir yazma süreci var :) Kesinlikle izlenesi...

Night Train to Lisbon/Lizbon'a Gece Treni (2013): Kitabını okumadım, ne derece başarılı bir uyarlama olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama sadece bir film olarak bakılınca fena olmamış diyebilirim. Kitap bu kadar satmasına rağmen sadece festivalde gösterilmesini yadırgamıştım ama tam festivallik bir film olduğunu hissettim izledikten sonra. Kitabı da yakın bir gelecekte okuma kararı verdim.

Driving Miss Daisy/Miss Daisy'nin Şoförü (1989): İzlemediğime utandığım filmlerden birini daha listeden çıkardım. Ben ettim, siz etmeyin, bu filmi hâlâ izlemediyseniz mutlaka izleyin.

De Rouille et d'Os/Pas ve Kemik (2012): Etkileyici ve hüzünlü bir hikâye, yanında bir de pek güzel işler çıkarmış oyuncular... Olmuş.

Les Emotifs Anonymes (2010): Mis gibi çikolata kokan pek tatlı bir Fransız romantik-komedisi. 

Drive/Sürücü (2011): İzlerken fena bulmadığınız ama tekrar tekrar izlemeyi istemeyeceğiniz ya da üstüne çok fazla düşünmeyeceğiniz filmlerden. Arada bunlar da lazım. Bir de şu Ryan Gosling'i her filme koymayın rica ederim ya. 3-4 filmi sırf onun yüzünden yarıda kapattım, gayet iyi filmleri bile zar zor izliyorum beyefendinin ifadesiz yüzü, donuk halleri ve sinir bozan hareketleri yüzünden.

Immortal Beloved/Ölümsüz Sevgi (1994): Söyleyecek iki şeyim var: 
1- Muhteşem! 2- Gary Oldman.

Young Adult (2011): Çok ilgi çekmeyen bir konuyu alıp gayet kötü sayılabilecek bir şekilde işlediklerini ben de kabul ediyorum ama Charlize Theron şahane bir iş çıkarmış, sırf onun için bile izlenebileceğini düşünüyorum.

The Dreamers/Düşler, Tutkular ve Suçlar (2003): Gördüğüm pek çok olumsuz yorum yüzünden oldukça temkinli yaklaştığımı itiraf etmeliyim. İzledikten sonra söyleyeceğim şeyse şu: "Bu filmde gördüğünüz tek şey 'seks' ise sorunu kendinizde arayın canım." Güzel müzikler ve şahane göndermelerle dolu bir film. Nasıl bakarsanız öyle göreceğiniz kesin tabii.

Nuovo Cinema Paradiso/Cennet Sineması (1988): Bu filmi bunca zaman neden izlememişim?!! Çok güzel, çok saf, çok tatlı, çok yakıcı...

Incendies/İçimdeki Yangın (2010): Çok iyi bir film olarak ilerliyor ve çok çok iyi bir film olarak bitiyor. Afişini, ismini ya da onu çağrıştıran herhangi bir şeyi her gördüğünüzde yeni izlemişsiniz gibi hissettiğiniz ve izleri hep taze kalan filmler var ya, işte onlardan biri olacak benim için.

Diarios de Motocicleta/Motosiklet Günlüğü (2004): Bu filmi de bir türlü izleyememiştim. Che'nin henüz o dünyanın iyi tanıdığı ve bildiği Che olmamışken yaşadığı hayattan bir kesit olarak özetlenebilecek filmde Gael Garcia Bernal yine kendini keyifle izletiyor.

Los Cronocrimenes/Suç Zamanı (2007): Ben bu filmin Türkçe ismini "Suç Zamanı" değil "Zaman Suçları" diye hatırlıyorum ama neyse. Sade ve iddiasız olduğu kadar güzel de olan bir zaman yolculuğu filmi. 

La Haine (1995): Bu filmin Türkçe adı gerçekten "Protesto" muydu? Aramaya üşendim şu an. Bu filmi de bu zamana kadar izlememiş olan çok fazla sinemasever kalmamıştır sanıyorum, ben onlardan biriydim, artık değilim.

Shame/Utanç (2011): Birbirinden sığ yorumlar yüzünden bu filmi de es geçecektim. Fassbender gayet başarılı bir performans sergilemiş, Carey Mulligan da öyle. Film boyunca hissettiğim o soğukluğun renk tercihlerinden ve görüntülerin özelliğinden kaynaklandığını belirten bir yorumla birlikte az evvel küçük çapta bir aydınlanma yaşadım. Yönetmeni bir daha takdir ettim. 

Liberal Arts (2012): Çok iyi bir film olduğunu ya da çok şahane oyunculuklar izleyeceğini iddia edemem ama Josh Radnor'un ikinci filmi de ilk filmi gibi size aslında çok iyi tanıdığınız hayatları anlatıyor, arada hüzünlendiriyor, bazen içinizi ısıtıyor. Sevdiğim tüm filmlerin iyi filmler olduğu yanılgısına düşmemem gerek. Bu film iyi sayılmaz belki ama sevdiğim bir film. Sevgili Josh Radnor, sen film yap. Diziler falan boş işler. Dizilerin hepsi boş değil tabii de sizinki epey boş canım.

Les Misérables/Sefiller (2012): En sevdiğim romanlardan birinin uyarlamasını sevmeme ihtimalim daha yüksekti ama çok severek izledim. Hugh Jackman ve Anne Hathaway'in performansları şahane. (Ben bu filme kadar Anne Hathaway'in oyunculuğunu hiç ama hiç beğenmezdim. Ciddi ciddi kendini aşmış.)

Django Unchained/Zincirsiz (2012): Geçen yılki favorilerimden biri kesinlikle. İflah olmaz bir Tarantinosever sayılabilirim. (Bir kez daha dünyayı ele geçirme teklifi sunuyorum: İzlemeden önce Django nasıl telaffuz edilir bilmediği için filmin adını söylemekten kaçan ve "Tarantino'nun son filmi" diye bahseden, izledikten sonra ise büyük bir rahatlıkla ismini söylemeye başlayanlar olarak bir örgüt kurarsak dünyayı ele geçirebiliriz. Ben epey minion biriktirdim, o kısmı dert etmeyin.)

Seven Psychopaths/ Yedi Psikopat (2012): Deliler gibi beklediğim filmlerin vizyona girmemesi fikri hanginizin başının altından çıkıyor bilmiyorum ama hakkınızda söylediklerimi duymak istemeyeceğinizi garanti ederim. Martin McDonagh beni yine hâyâl kırıklığına uğratmadı. Tom Waits'li bölümleri kaç kez geri alıp tekrar izledim bilmiyorum. Sam Rockwell'i aday bile yapmayan Akademi, lütfen ölür müsün? 
Baş ucu filmlerine +1.

The Shop Around the Corner (1940): Aşık olduğum You've Got Mail'in orijinali :) Pek tatlı!

Lars and the Real Girl/Gerçek Sevgili (2007): Ryan Gosling'in sinirimi bozmayı başaramadığı tek rolü bu yanılmıyorsam. Abartılı bulmanız mümkün ancak böyle durumlarda izlediğiniz şeyin bir film olduğunu ve sinemanın gerçek hayatı birebir kopyalamak gibi bir zorunluluğu bulunmadığını hatırlamakta fayda var. Farklı bir konuyu samimi sayılabilecek bir atmosferde işlemiş, fena olmamış.

Amour/Aşk (2012): Bazı filmler muhteşemdir ancak sadece bir kez izleyebilirsiniz. Çok isteseniz de ikinciye asla cesaret edemezsiniz. Aklınızın bir köşesinde hep sizi en çok etkilemiş filmlerden biri olarak durur. İşte bu film o film.

Sanırım 1-2 kelimeyle de olsa bahsetmek istediğim filmleri bitirdim. Hangisi etki bırakmış, hangisinin konusunu bile unutmuşum gibi sorularıma da cevap buldum yazarken, iyi oldu :)


1 kişi de demiş ki:

rosehearted dedi ki...

çok güzel filmler izlemişsin canım

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?