30 Mart 2013 Cumartesi

İstemek yine yetmedi

Bu cumartesi akşamı tam da bu saatte yapmak istediğim şeyleri, bulunmak istediğim yerleri ve yerinde olmak istediğim insanları şöyle gösterebilirim:

(Fotoğrafların altındaki yıldızlara tıklarsanız kaynağını görürsünüz.)



*





*



*
Bunu yapmayacağım elbette Joey'ye. Bunu yapmak istediğim başka insanlar var, Joey yanımda olsa sarılırdım sadece. Bırakmazdım. Çünkü karşı komşum olmasını istiyorum. Tabii ki canım Chandler'ım da olacak. Belki de arka koltuktaki ablanın yerinde oturabilirdim şimdi burada olmak yerine. 



*



*

Göğe mi bakarız yoksa duvarlara bir şeyler mi yazar çizeriz bilmem.




*




*

Fransız adaşım Céline yerine ben olsam oralarda. Jesse yerine ise, hımm...




*




*

Kenara kay Frodo Baggins, ben de geleceğim oraya! Hatta Bilbo için de yer aç.



*

Peki tüm bunların yerine durumumuz nedir?



Tabii bu derli toplu şekilde ders çalıştığım zamanlara ait bir fotoğraf. Şu anki halimiz daha çok savaş alanını andırıyor. Nezle olmamdan ise bahsetmiyorum bile.

Sevgili hayat. Canım. Yapma bunu bana. Lütfen.

Sosyal mesaj verip gideyim:



*

Bir de şarkı ekleyip öyle gideyim. O güzel ağaçlar sayesinde aklıma geldi diyeceğim ama yalan. 2 yıldır telefonum böyle çalıyor, aklımdan çıkmasına ihtimal yok. Buyurun:




Bunu okuyan bunu da okuyabilir pekâlâ: http://slnnn.blogspot.com/2011/04/le-temps-des-cerises.html

Bunu da belki: http://slnnn.blogspot.com/2011/06/kiraz-masal-ya-da-masal-kiraz-belki-de.html 
(Bu hüzünlü gibi görünen ama son derece pozitif bir yazı, önceden söylemiş olayım.)



İmza: Onu da yazayım, bunu da ekleyeyim derken yazıyı bir türlü bitiremeyen blog yazarı.

Kendime Not-8



Gerçekleşen her şeyin bir sebebi olduğunu, bu sebebi er ya da geç öğrendiğini ve her defasında haklı bulduğunu hatırla. (Bazen 5 yıl bazen 10 yıl gerekiyor, kesin daha fazlasının gerektiği de oluyordur ama önemli olan sonuç değil mi burada?)

1000. kez aynı şeyi söylüyoruz bak.

Bir de bekle.
Bekle bakalım ne olacak...

28 Mart 2013 Perşembe

İşte



Dün akşamdan beri içimdekini dışa vurmanın yolunu arıyorum. Yazı yazamıyorum, şiir zaten yazamam, şarkı söylemek desen o da imkansız. Ama bir şey yapmalıyım!

Söylemek istediğimi benim yerime söylemiş birini bulmaya çalışıyorum. Kitapları karıştırıyorum, müzik klasörümde dolaşıyorum, şiir sitelerinin kalpleri ve çiçekleri arasında istediğimi anlatmış birini bulmaya çalışıyorum.

Yok.

Neden benden önce hiçbiriniz anlatmadınız bu hissi?

Orhan Veli'nin şiir kitabını alıyorum elime. 2 ayrı yayınevinin yaptığı 2 ayrı baskısı var kitaplığımda ve bu durum beni her zaman güldürüyor. Neyse.

Rastgele bir sayfa açıyorum. Hicret I-II. Çok severim. Nasıl olmuşsa varlığını bile unutmuşum. Ama aradığım bu değil bu akşam deyip rastgele yeni bir sayfa açıyorum.

Sayfa 51.

"İstanbul İçin"

Hah diyorum, oluyor galiba. Nisan'ı okuyorum önce. Ne kaldı ki şurada gelmesine... Okuyorum, okuyorum. 1 dakika sonra hafif bir gülümseme kalıyor yüzümde. Aradığımız bu muydu bilmiyorum ama bulduklarım içinde iyi hissettiren tek şey bu. 51. sayfa.



Nisan

İmkânsız şey
Şiir yazmak.
Âşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan nisansa.

Arzular ve Hatıralar

Arzular başka şey, 
Hâtıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?

Böcekler

Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.

Dâvet

Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.


26 Mart 2013 Salı

Son kez

Bu mektubu sana "ben demiştim" demek için yazıyorum. Aslında büyük ihtimalle bu yüzden yazmıyorum ama her halükarda öyle düşünmeyecek misin?
Öyleyse evet, bu yüzden yazıyorum!

Seni en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Ne konuşmuştuk, neyle ilgiliydi bilmiyorum. Ya da orası neresiydi...

Umurumda da değil zaten, senin de umursadığını sanmıyorum.

Bu mektubu okuyan kişi senin kim olduğunu bilmiyor, bazen ben de hiç bilmemiş olmayı umuyorum. Ama zamanı geri alamıyorduk ve yaşanmış şeyleri yok edemiyorduk değil mi...

Bu mektubu sana yazarken senden başka herkesin görebileceği bir yere bırakmam tuhaf mı? Kaç yıldır tanıyorsun beni bir düşün bakalım. Kaç yıldır "arkadaşım" diyerek bahsediyoruz birbirimizden? (ya da bahsediyorduk) Ne kadar zaman "en" diye başladı birbirimiz için kullandığımız sıfatlar? Düşün hadi. Sahiden bu mu bende şimdiye kadar gördüğün en tuhaf şey?

Hangi yıldaydık artık hatırlamıyorum. Kar yağmıştı hani günlerce. Yeni yıla 1-2 gün vardı. Ellerimizde çaylarımızla pencereden kar yağışını izliyorduk. Konuşuyorduk. Baktığımız yerde ne vardı onu bile hatırlamıyorum.

"Yanılıyorsun," demiştim. "Kimsenin boşluğunu başka biriyle dolduramazsın. Giden herkes bir boşluk bırakır. Yeni gelene yepyeni bir yer açarsın. Onun yeri büyüdükçe önceki boşluk küçülür, küçülür, küçülür. Bir gün görünmez olur."

"Asıl sen yanılıyorsun," demiştin. Birinin boşluğuna bir başkasını koymaya çalışacaktın hayat boyu, dolduramayacaktın. Dolmayacağını anlayınca pes edecektin herkes gibi. Sana çizilen yoldan gidecektin, sen çizemeyecektin. Elbette hiçbir zaman yanıldığını kabul etmeyecektin. Tıpkı boşluğu doldurmayı istemediğini kabul etmediğin gibi...

Dedim ya, en son ne zaman konuştuk hatırlamıyorum. Sadece bu konuşma kalmış aklımın bir köşesinde. Birbirimizin hayatından sonsuza dek çıktığımızda takvimler hangi tarihi gösteriyordu bilmiyorum. Yıllardır benimle olan defterimin sayfalarını karıştırdım az önce, geçmişi bugünden daha fazla önemsediğim son an 2010'da kalmış. Sen daha eskide mi kalmıştın?

Ne diyorduk?
Boşluk. Hah tamam.
27 senede kaç kişiden kalan boşluklarla boğuştum bilmiyorum. En yakın arkadaşımdın hani, fazlasıydın, aklımdan geçen her şeyi bilmesini istediğim tek insandın...
-dın.

Bak, iğne deliği kadar bile bir boşluk yok bugün senden kalan. Yerine başkalarını koymadım. Daha güzel yerler açtım hepsine. Daha güzel oldu hayat...

Biliyordum. O boşlukların sonsuza dek kalmayacaklarını biliyordum ama başkalarıyla doldurmaya çalışmanın da aptalca olduğunu biliyordum. Bugün bana hak veriyor musun yoksa hâlâ devam mı ediyorsun inat etmeye bilmiyorum. Yine de o öğleden sonra seni ikna edemediğime seviniyorum. İkna etmeye çalışmamış mıydım yoksa...

Seni bir gün yolda görsem muhtemelen görmemiş gibi yaparım, arasan telefonu açmam, kazara açmışsam tanımamış gibi yapar kapatırım. Biliyorsun, bunları yaparım! Yine de rahat edemezdim bunları yazmasaydım. 

Evet sevgili dostum.

"Böyle oluyor" derken, "bak haklı çıktım" derken "yaptım oldu" demek istediğimi anlayacak kadar tanıyorsun bence beni. Hâlâ buralarda dolanıyor musun ya da hâlâ "bak benden bahsediyor" diyerek sağa-sola gönderiyor musun yazdıklarımı bilmiyorum :) Umursadığımı da sanmıyorum. Yine de buralardaysan gör/bil, durum bu.

Ben iyiyim, her şey yolunda, keyfim yerinde, ilkbahar geliyor, seni merak etmiyorum, diğerlerini de, güzel rüyalarım ve hayattan güzel beklentilerim var, seni özlemiyorum, özel sıfatları özel insanlara saklıyorum, hâlâ -mış gibi yapmıyorum kimseye, sevmediklerimi hayatımda tutmuyorum... Bildiğin Selin işte.

"Bağlaçları, tekrarlanan mastarları ve söylenmeyenleri affet." *

Af dileyecek başka da bir şey yok zaten. Gözümün önünde duran şeyleri görmeyi reddettiğim için kendime öfkeliydim ya, o bile geçti.

İyiyim.
İyiyiz.

Yine de yolda karşılaşırsak beni görmemiş gibi yap lütfen.

Bu mektup bir veda sözcüğüyle değil bir sadece bir noktalama işaretiyle bitmeyi hak ediyor ve sanırım hangisi olduğunu biliyorsun.





* Jack Kerouac Yeraltı Sakinleri'nde yazmış bu cümleyi.

23 Mart 2013 Cumartesi

Böyle bir şeymiş şu an istediğim




Madem bugün de yapılacak işleri bitirdik, gel keyif yapalım. Otur şu koltuğa, yanıma, pencereden ilkbaharı izleyelim. İlkbahar izlenir mi diye sorma. Neden izlenmesin?

Çiçekler açmaya başlamış, onları izleriz mesela. Kuşlar belki gelmeye başlarlar. Belki önce biraz yağmur yağar, sonra güneş açar...

En sevdiğimiz filmi izleyelim istersen. Belki müzik. Buldum, şarkı tutalım kendimize! Birinci benim, ikinci senin ya da istersen hepsi senin olsun...

Anlatmak istediğin bir şey varsa dinlerim, sessizlikse isteğin o da kabul. 

Kahve içeriz, bulutları bir şeylere benzetiriz, dünyayı kurtarırız, pes ederiz, gaza gelir bir daha kurtarırız, oyun oynarız, uyuruz, uyanırız, bir daha dünyayı kurtarırız...

Yapacak işler bulunur elbet.

Bi gel de önce.



(Fotoğraftakiler Ryan ve Anne. Yazı bitince aklıma geldiler...)

21 Mart 2013 Perşembe

Restless



Filmin son anları yaklaşmışken ve ben sevip sevmediğimden hâlâ emin olamamışken mektubu okumaya başladı:

"As I write this letter, the ocean breeze feels cool on my skin. The very ocean is soon to be my grave. They tell me I will die a hero, that the safety and honor of my country will be the reward for my sacrifice. I pray they are right.

My only regret in life is never telling you how I feel. I wish I were back home. I wish I were holding your hand. I wish I were telling you that I have loved you and only you since I was a boy. But I'm not. I see now that death is easy. It is love that is hard. As my plane dives, I will not see the face of my enemies. I will only, instead see your eyes. Like black rocks frozen in rain water.

They tell us that we must scream, 'Banzai' as we plunge into our target. I will instead whisper your name and in death, as in life, I will remain forever yours."

Türkçe'si divxplanet'teki alt yazıdan geliyor: 

"Bu mektubu yazarken okyanustan esen serin rüzgâr yüzüme çarpıyor. Bu okyanus yakında mezarım olacak. Bir kahraman olarak öleceğimi söylüyorlar. Kendimi feda etmemin ülkemin onurunu ve güvenliğini sağlayacağını... Umarım haklıdırlar.

Hayattaki tek pişmanlığım sana hislerimi söyleyememem. Keşke evimde olsaydım. Keşke elini tutsaydım. Keşke seni ne kadar çok sevdiğimi söyleseydim ve çocukluğumdan beri sadece seni sevdiğimi... Ama yapamam. Anladım ki kolay olan ölmekmiş, zor olansa sevmek. Uçağım düşerken düşmanlarımın yüzlerini göremeyeceğim. Bense yağmur suyundaki donmuş siyah kayalar gibi gözlerini görmeyi yeğlerim.

Hedeflerimizin arasına dalarken 'banzai' diye bağırmamızı söylüyorlar. Bense adını fısıldamayı yeğlerim. Hayatta ve ölümde daima senin olacağım."


Bir de şöyle bir şey vardı:


-Kuşları anlat bana Enoch
-Ne?
-Şarkıcı kuşlar. Sabahları ne için ötüyorlardı?
-Her gün yeniden yaşadıklarını fark ettikleri için şarkı söylüyorlar.
-Seninle tanıştığım günden beri her sabah şarkı söylüyorum.




Oldu o zaman. 









17 Mart 2013 Pazar

Böyle olsun

Bazen canımız kimseyle konuşmak istemez. Çok işimiz olsa bile hiçbir şey de yapmak istemez. Belki uyumak isteriz öyle zamanlarda, fazlası değil. 

O zaman sessiz sessiz bir köşede oturur müzik dinleriz.

Hadi gel bunu yapalım! Gel ama konuşma olur mu... Soru sorma, dinle sadece:







10 Mart 2013 Pazar

Ufak Tefek Notlar

Keşke diyorum, keşke Melis Danişmend bu şarkıyı birkaç sene önce yapsaymış, ben de dinleseymişim de aklım başıma daha erken gelseymiş :) Dersimi daha erken alsaymışım!

Şarkıyı dinlerken her cümleden sonra bir ":)" yapıyorum aklımdan. Çok güzel, çok.

Yeni albümden "Ufak Tefek Notlar" isimli şarkıyı dinliyoruz ve neden bahsettiğimi anlıyoruz hep birlikte.

Bilge değilim ya da âlim
Ama biraz biriktirdim
Acı dersten çıktı bu notlar

Öncelikle kalbi kırık tüm insanlardan
Uzak duracaksın arkadaş
Tamircisi olmaya kalkma
Teşekkür bekle hala
Kapı önündesin daima
Sen zırıl zırıl ağlarken
Atı alan Üsküdar'a
Ne Üsküdar'ı, koşar aşka dört nala

Eğer çok çok seversen
Seni sever sandın ya
Sanma sakın asla
Evet belki bu mümkün
1 yıl ya da 10 yıl sonra
Muhtemelen sen yorulunca

Sevgisini altın sanan
Yastık altı yapan
İnsandan kaç arkadaş
Evet belki insandır
Ama zaman yanlışsa
Canavar çıkar içinden ama

Eğer çok çok seversen
Seni sever sandın ya
Sanma sakın asla
Evet belki bu mümkün
1 yıl ya da 10 yıl sonra
Muhtemelen sen yorulunca

Muhtemelen sen unutunca...

7 Mart 2013 Perşembe

Köprü


Bana gökyüzüne bakmaktan bahsedersen hep gündüzmüş gibi hayal ederim. Bulutlar varmış, türlü türlü şeylere benzeyen... İlkbaharsa, hafif hafif rüzgar esmekteyse illa ki bir-iki de uçurtma... Çığlık çığlığa koşup duran birkaç çocuk belki.

Ama rüyamın içindeysek kesinlikle gecedir. Bir insan ne sıklıkla gökyüzüne bakar ki rüyasında deme! Gittikçe sıklaşıyor, neden bilmiyorum.

Gece dedim ama bildiğin gecelerden değil. Pek çok günden daha aydınlık hayal et, edebilirsen! Işıl ışıl... İçimdeki huzuru sorma, tarif edecek sözcük yok bildiğim hiçbir dilde. Belki daha önce kimse hissetmedi, bilmem ki...

Akşam vakti, Galata Köprüsü.
Rastgele seçilmediklerini bildiğim 3 kişi, biri ben.
Sırtımızı yaslamışız köprünün korkuluklarına, gökyüzünü izliyoruz. Tam da buydu istediğim diyorum bir ara. "İyi ki..." diye başlıyorum, getirmiyorum gerisini.

Bilinçaltım bile kıyamıyor bana, rezil etmiyor rüyamı. Güzel güzel detaylar ekliyor. Uyanıp tekrar uyuduğumda kaldığımız yerden devam. "Gerçekmiş gibi." Sanki elimi uzatsam...

3 kişiden birine anlatırken yüzüm acıdı gülümsemekten. Şimdi yazarken aynı haldeyim. Bu gece uyumaya çalışırken yine aklıma gelecek, gülümseyerek uyuyacağım muhtemelen. 

Yazarken aklıma La Fille Sur le Pont geldi, "Köprüdeki Kız". Nasıl da severim. Galata Köprüsü'ne yolu düşmüştü o filmin de, hatırladın mı? Gökyüzünü izlemişler miydi hatırlayamadım. Zararı yok, bir daha izlemek için bahanem olur.

Bu akşam üstü oralardan geçip gördüklerimi düşünürken başımı kaldırdım. Baktığım yerde tek bir yıldız... "Ne dersin?" dedim, göz kırptı.

Bu yazının bir şarkısı yok ama olsaydı kesinlikle Tom Waits söylüyor olurdu.

2 Mart 2013 Cumartesi

Ne desek bilmem



Bu ara tüm insanların sözleşmiş gibi her konuşmalarında aynı sözcükleri kullandıklarını fark ettin mi? Aynı şeylerden bahsettiklerini? Bahsettikleri bu döneme ait şeyler de değil oysa, nefes almak gibi hayatın her an içinde olan şeyler. Sen hiç nefes almak üstüne saatlerce konuşan insan gördün mü? Göremezsin değil mi? Hah işte, ben de onu diyorum ya.

Aynı insanlar yine aynı konuşmalarında belli isimleri kullanıyorlar sanki özenle. Hangileri olduğunu söylemem. Belki ben sadece onları duyuyorum, bilemedim ki.

Tuhaf şey. Kaç milyon isim var kim bilir dünya üstünde. Aslında hiç biri yokmuş gibi.

Birkaç gün önce iki kişi bana heyecanla bir şeyler anlatmaktayken dalmış gitmişim boşluğa. Neden sonra benimle konuştuklarını fark ettim. Başımı salladım, bekledikleri tepki oymuş iyi ki. Ya ne deseydim? "Aklımın içindeki seslerden sizinkini duyamadım" mı? Olmaz öyle.

Kafamın içindeki seslerin güzel şeyler söylediğinden bahsetmiş miydim? Bu dalgınlıklar hep kötüye yorulur ya hani, öyle değil işte. Ara ara gereğinden fazla karamsarlaştığımı da inkar edecek değilim. Kendime yalan söyleyemedikten sonra başkasına söylemenin bir anlamı var mı ki...

Yaptığım ve düşündüğüm şeylere inanamıyorum bu ara. Kafamın içinde başka biri var ve tüm düşüncelerimi o kontrol ediyor sanki. İyi yapıyor. Eskiden de böyle mi olmuştu yoksa ben yeni bir boyut mu kattım bu hisse bilmem. Öğreniyorum.

Güzel bir şey aslında anlatmak istediğim ama sözcüklerin etrafında dönüp dolaştığım için hiçbir şey ifade etmiyor cümlelerim. Kızma bana okuyucu, her şey zamanla...

Yazmaya çalıştığım bir şey vardı, anlatamadım. Sonra anlatmak istediğim o şeyle alakalı tek bir dize geldi aklıma: "Adın her sabah uyandığımız gökyüzünün yerini aldı". Bence böyle bitsin bu yazı:


"Adın her sabah uyandığımız gökyüzünün yerini aldı
Hangi su olursa olsun
Yeşil sen bakınca.
Her gün sen baktıktan sonra
Bu kadar güzel
Bu gökyüzü."
(İlhan BERK)

1 Mart 2013 Cuma

Kısacık-38




* Sınav başvuru formunda cinsiyet bölümüne "erkek" ve "kız" yazmış ÖSYM. Çok tatlısın ÖSYM. Canım ÖSYM.

* TDK der ki:
KIZ:
1- Dişi çocuk
2- Üzerinde kadın resmi bulunan iskambil kağıdı
3- Dişi cinsten birine daha yaşlı biri tarafından kullanılan seslenme sözü

* 27 yaşında çocuk olmaz demek ki iskambil kağıdıyım ben! 

* Belki de seslenme sözü olarak kullandılar. Buradaki yaşlı kişi ÖSYM, dişi cins de benim. Tamam, şimdi oldu!

* Kadın, iş arkadaşı olan Yasemin'e gelen çiçeği anlatıyor. Tüm detaylarıyla öğreniyoruz Yasemin'in sevincini. Adam kafa sallıyor. Kadın başka birine gelen çiçeği anlatıyor. Adam yine kafa sallıyor. Kadın çiçeğe dair detaylar veriyor, nereden alınmış, nasılmış... Adam yine kafa sallıyor. Ah be abicim, kadınları anlamıyoruz diye bık bık eder durursunuz. Sevgilinin iş arkadaşlarına durmadan gelen çiçekler nedeniyle içerlediğini ve senden çiçek istediğini bütün otobüs anladı, bir sen anlamadın. İlla gelip müdahale mi edelim konuşmanıza...

* Mutluyken bu duruma inanamayıp kötü şeyler olmasını bekleyenler olarak toplanalım ve bu sorunumuza bir çözüm arayalım.

* Kötü haber şöyle olur bak: "There and Back Again'in gösterim tarihi 17 Aralık olarak değiştirildi." Vallahi oldu bu ya! Az önce aldım haberi. Çocuğum olsa kesecektim, o kadar.

* Yok be kesmem, manyak mıyım ben? Kendimi belki...

* Çocuğumun olması güzel olurdu bence. Al işte, yine başladı!

* Hayatımızdan çıkardığımız insanları rüyalarımızdan da çıkarmanın yolunu bulmak gerek. Aylardır düşünmediğim 2 sevimsiz eski arkadaşımla uğraştım durdum dün gece rüyalarımda. Hoş değil. 

* Kahve falımda Smaug çıktı dostum, uyarmış olayım!

* Bazen insan içine karışmak öyle zor geliyor ki...

* Gece uyumadan önce muhteşem gelecek planları yapıyorum. (Gelecek dediğim de ertesi gün işte.) Sonra o geleceğe geliyoruz, geçmiş oluyor, bir de bakıyorum ki planların birini bile gerçekleştirmemişim. Gerçekleştirmeyi bırak varlıklarını bile hatırlamıyorum. Mesela bugün de öyle günlerden biri.

* Daha uzak bir geleceğe dair düşündüğüm şeyler de var ve umarım yukarıda bahsettiklerim gibi yalan olmazlar. Lütfen, lütfen, lütfen...

* Laf anlatmaya çalışarak kendimi yormadığım insanlar var. Ne deseler "hıı" diyorum, zaten yarısını dinlemiyorum bile. Kendi kendime şarkı söylüyorum onlar konuşurken. Konuşmuyor da yazışıyorsak ":)" yapıyorum sadece. O sırada başka şeyler izliyorum/okuyorum. Elbette yine şarkı söylüyorum. Bütün fikirlerimiz benziyor ve çok iyi anlaşıyoruz sanıyorlar. Oysa güzel olan şarkı. Şarkı olmasa her saniye tartışabiliriz zaten. İnsanlar onaylanmayı seviyorlar ya hani, "hıı" ve ":)" onlar için onay göstergesi demek ki. Benim için değil. Aradaki farklılık da benim sorunum değil.

* Benim istemediğim bir şeyi benim adıma dilediğinizde kendimi ihanete uğramış gibi hissediyorum. Çok ciddiyim. Herkes benim adıma bir şeyler istiyor. Birileri okulun istediğim gibi gitmemesini ve hemen okulu bırakıp onların hayal ettiği yoldan gitmemi istiyor, birileri yeniden öğretmen olmamı, birileri onların tanıştıracağı insanlarla evlenmemi, birileri geçmişte bıraktığım insanların yeniden hayatıma dahil olmasını, başka birileri elime müthiş intikam fırsatları geçmesini istiyor. (Kimden neyin intikamını alacağımı söyleseler de ben de bilsem...) Ama ben hiçbirini istemiyorum. Öyle bunaldım ki bu ara pek çok insandan benzer şeyler duymaktan...

* Mutlu olmamı isteseniz sadece, şeklini ben bilsem (ki zaten biliyorum), ötesine bulaşmasanız...

* Kötü niyetten değil bir kısmı, biliyorum ama... Bir "ama" var işte. Anlatamayacağım kadar rahatsız oluyorum bu konuşmalardan.

* Yazının başında neşeliydim, keyfim kaçtı şimdi. Güzel şeyler düşünelim!

* Hayatım yine fazla kalabalık olmuş benim. Neden böyle oldu ki? Halbuki ben tanımadığım kalabalıkları severim sadece.

* Güzel şeyler olacak.
Olur mu?
Hmmm.
Olur.
Olsun.

* Bazı güzel şeylerin tanımını yeniden oluşturuyorum, unuttuğum kavramlara yeni karşılıklar buluyorum, anlamını çoktan yitirmiş şarkılara yeni anlamlar kazandırıyorum... Oluyormuş be. Neden olmasınmış hem...

* Patticiğimi dinliyorum, katılmaz mıydınız?