23 Temmuz 2013 Salı

Before Midnight


27 senelik hayatımda gördüğüm/duyduğum/bildiğim belki de en güzel aşk hikayesi... (Gerçek hayat, ekran, kitap sayfası ayırmaksızın.)

9 yıl sonra geri geldiler, aynı sıcaklıkla, aynı sadelikle ve aynı güzellikle. Gösteriş yapmıyorlar, süslemiyorlar, parlatmaya çalışmıyorlar. Yürüyorlar, konuşuyorlar, bir de çok güzel seviyorlar.

Jesse ve Céline'e kavuşmak için aylarca beklemek zorunda kaldık ama olsun. Bu güzellikten bahsederken AVM sinemalarına sövmeyeceğim. Başka zamana kalsın.



Aşk denildiğinde aklıma bir süredir ilk olarak "gösteriş" geliyor. (Aslında 1. sırada olmayabilir belki ama ilk üçte.) Yediğimiz yemekler, gittiğimiz cafeler, içtiklerimiz, satın aldıklarımız gibi aşk da ilk önce göstermek için gerekli. Yemeğinin soğumasına aldırmadan check-in yapma, gittiği yerlerde daha çok şey görüp daha çok anı biriktirmektense her dakikayı facebook'ta, twitter'da rapor etme derdine düşen insandan aşka daha farklı davranmasını beklemek biraz iyimserlik olur. "Ne hissettiğimden emin değilim ama facebook'ta ilişki durumumuzu değiştirdik, demek ki ciddiyiz," cümlesini sadece ben duyuyor olamam değil mi?

Her şey böyleyken Jesse ve Céline bana umut veriyor işte. Her zamanki atışmalarını izlerken ekranın öte yanına geçip ikisine birden sarılasım geliyor, tartışmalar ciddi bir hal aldığında içim sıkılıyor. O sırada Jesse, Céline'in ona ne ifade ettiğiyle ilgili bir cümle söylüyor, Céline üstünde durmuyor, benimse gözlerim doluyor. 

Bir şeyleri severken ölçüyü kaçırıyorum ben. Bu seriyi de normal bir filmi sever gibi sevemiyorum. Tarifi yok.

Filmi izlerken aklıma yıllardır dinlemediğim bir şarkı takılıyor, sözlerini bile hatırlamıyorum oysa. "Biliyorum hayat yeniler kendini." Film bitiyor, bu kez bir başkası. En güzel isimlilerden biri: "Sen benim şarkılarımsın."


Bir rüya geliyor bunların peşi sıra... Jesse ve Céline'in filmde oturduklarına benzeyen bir masadayız, her şey orayı hatırlatıyor. Etrafım sevdiğim insanlarla dolu. Mutlu olmak mümkün, biliyorum.

9 yıl sonra yeniden görüşelim çocuklar! 
Yine gelin.
Biliyorsunuz, hayat yeniliyor kendini ama siz hep böyle kalın...

18 Temmuz 2013 Perşembe

Kısacık-41



* Bir şeyi çok istersek olmuyordu, istemediğimiz ot ise burnumuzun dibinde bitiyordu değil mi? Hımm. Ne yapsak hayatı kandırmak için?

* Bu sabah uyandığımda kendime "Aynı anda 3 tane kitap okuyorsun, yapma! Birini bitir, sonra diğerine başla," diye kızdım. Şu an okumakta olduğum kitap sayısı 5. Kızmadan önce daha iyiydi.

* Bu sorunun bir de "Şu kitapları okumadan yenilerini alma!" versiyonu var. Büyük bir okuma hevesiyle bir grup kitap alınır, yenileri alınınca onlar unutulur, 2-3-4-5 yıl geçer... Ne zaman akıldan bu cümle geçse ardından yeni kitaplar gelir.

* Yaşıtlarım çoluk çocuğa karışıyor ben kendime bebek maması yapıyorum diye düşünüp güldüm dün. Bebek bisküvisi çok lezzetli bir şeyse ve sütle karışınca daha da lezzetli oluyorsa bu benim suçum mu? Neyse işte, yaşıtlarım çoluk çocuğa karışıyordu, sonra bir arkadaşımın tahminimce 7 yaşında olan oğlunun sünnet fotoğrafını gördüm. Kendimi yaşlı hissediyorum. (Her gün bebek maması yapmıyorum tabii, şu an 18 yaşında olan kardeşim bebekken ona eşlik ediyordum, bir sonraki de dün işte.)

* Hayat o kadar da zor değil canım. Sen zorlaştırıyorsun canım. Yapma canım. (O "canım" da nereden çıktıysa...)

* Yaz mevsimini neden sevmediğimi bir kez daha hatırladığım günlerdeyiz. Bunalıyorum ama sıcaktan değil. Sıcak, yaz mevsimine dair sıkıntıların belki de en küçüğü.

* Yeterince düşünürsem tanıdığım her bir insanın benden nefret ettiğine inanmamı sağlayacak sebepler bulabilirim. Yaz aylarında düşünecek çok vaktim oluyor, düşünmem gereken şeylerdense bunları tercih ediyorum üstelik.

* Neredeyse her sözcüğü (kasıtlı olarak ya da olmayarak) yanlış yazan insan başkalarının her yazdığına "de ayrı olacak" diye müdahale ediyor ya hani... Sonra biz onun sandığı gibi "Türkçeyi ne güzel kullanıyor," değil de "Ne salak!" diyoruz ya hani... İşte öyle bir şey. "Gelcem", "yawww", "gelr msn" gibi şeyler yanlış yazılan "de"den daha sinir bozucu. Ama "de"lere müdahale etmek moda. "Ki" ve soru eki hataları da bir gün moda olursa onlara da bakarsınız ama şimdilik gerek yok. Haklısınız tabii.

* Bir de noktalı virgül sorunumuz var. Adama "Çok cahilsin, dilbilgisi öğren," tarzı şeyler yazıyor. O sırada kurduğu cümlede virgüller yerine noktalı virgüller var. Yetmezmiş gibi herhangi bir noktalama işareti kullanılmayacak yerlerde de noktalı virgüller var. Bir dur arkadaşım, bir dur. Başkasının derdine düşeceğine önce kendin öğren noktalama işaretlerini.

* Gazetelerde, haber sitelerinde, ciddi sitelerde ve kitaplarda böyle hatalar yapıldığında ben de kızıyorum ama internette herkese laf yetiştirmeye çalışmak da gereksiz geliyor. Bir de kendisi yazamazken başkasına ayar vermeye çalışan tipleri görünce sinir oluyorsun, yapacak bir şey yok. Gördüğü hataları samimiyetle düzelten/düzeltmeye çalışan insanı ayrı tutalım tabii. Sevelim onu.

* Sorun hata yapmak değil. Hepimiz yapabiliyoruz zaman zaman. Sorun, kendin de hata yaparken başkalarını benzer hatalar yüzünden küçümsemek. Çirkin işler bunlar.

* Bütün günü internette bir şeyler okuyarak geçiren, kitap kurdu olduğunu iddia eden, üstelik yazan ve yazdıklarını başkalarına ulaştıran insan da bir zahmet öğrensin şu ekleri tabii. Sadece diğer gruba sövmeyelim, biraz da bundan bahsedelim.

* Yaz gelince Selin tercih robotuna dönüşüyor.

"Her türlü tercih, sıralama, okul inceleme, bölüm seçme işleriniz itinayla yapılır."

* O sırada Selin tüm derslerden geçmiş, kredisini tamamlamış ve tez hazırlıklarına başlamıştı. Nedense yüksek lisans tamamen bitmiş gibi hissediyordu. 

* Önümüzdeki bir yıl (belki de daha uzun bir süre) boyunca en yakın arkadaşım Georges Perec olacak.

* Yazıyı yazmaya başladıktan sonra ilk maddedeki kitaplardan iki tanesini bitirdim. 3 tane kaldı, yenilerine başlamamak için kendimi zor tutmaktayım. (%50 esprisi istemiyorum, #DirenSelin diyeceksek o olur bak.)

* Sevdiğimiz kitaplar, filmler veya diziler ile ilgili eşyalar bir noktaya kadar sevimli geliyor. Defter, kalem, kupa, ayraç... Bunlar iyi de bazı şeyler fazla abartılı gelmeye başladı. "Fight Club sabunu" örneğindeki gibi eserin ruhuna ters şeyler mi yoksa her türlü eşyanın üstünde en sevdiğin kitabı görmek mi daha sinir bozucu karar veremiyorum.

* Her sessizlikte Julie Delpy şarkıya giriyor: "Let me sing you a waltz."

* Akrabalarımızın sadece istediğimiz kadarını hayatımızda tutabildiğimiz bir hayat daha güzel olabilirdi.

* İnsanların durmadan can sıkan sorular sormadığı bir hayat da güzel olabilirdi. 
"Ne zaman evleneceksin?"
"Daha ne kadar okuyacaksın?"
"Sen şimdi okumaya devam ediyorsun da ne olacak yani?"
"O kim?"

gibi gibi gibi.


* İnsanların kendi açtıkları sayfalara sizi otomatik olarak eklemediği bir hayat da fena olmazmış hani. Oyun davetinden daha çok can sıkan bir şey varsa o da budur.

* Uzun oldu. Susalım. Susmadan önce:

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Huzur



Uzun zamandır bana bu görüntü kadar huzur veren bir şey olmamıştı. Ramazan bu sene ne güzel geldi.

2 Temmuz 2013 Salı

Biliyorum


but/if/when/and

İstediğin gibi.

"And you'll ask yourself
Where is my mind"

Biliyorum demiştim di mi?

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Yağmuru Seven Çocuk



"Çünkü kahramanımız Amélie için her şey mümkün: Üç yaşında Fransızca ve Japonca konuşabilir, kendini Tanrı zannedebilir, uykusuz gecelerde çatıya tırmanabilir, bulutları yeryüzünden daha çekici bulabilir, en sevdiği şey sağanak yağmur olabilir."


Amélie'nin hayatının ilk üç yılını anlatıyor "Yağmuru Seven Çocuk". Kitap; konuşmadığı, ağlamadığı, hareket etmediği, kısaca hiçbir şey yapmadığı "tüp" dönemiyle başlayıp içindeki öfkeyle her tarafa saldırdığı dönemle devam etse de hayat aslında başka yerde başlıyor. 2,5 yaşında. 1970 yılının Şubat ayında. İlk kez tadına baktığı çikolatayla!

Ağzından tek bir sözcük bile çıkmadan hayatını sürdüren Amélie aslında çok uzun cümleler kurabilecek bir çocuk. Ama kimliklerine dair tereddütleri olan anne babasının duymak istediği sözcüklerin "anne-baba" olduğunu, bunu söylediğinde onaylandıklarını hissedip mutlu olacaklarını bilecek kadar da olgun. "E=mc2" yerine "anne-baba" diyerek konuşmaya başlamasının başka ne açıklaması olabilir ki? (2'yi olması gerektiği şekilde yazamadım, idare edin.)

103 sayfa boyunca hayatı öğreniyor Amélie, ölümü öğrenmiyor, onu zaten biliyor. Sorguluyor, düşünüyor, bazen çözmeyi de başarıyor ama kimseye bir şey çaktırmıyor ve her şeyi öyle güzel cümlelerle anlatıyor ki okurken ayraç kullanmaya gerek bile kalmıyor.

Yağmuru Seven Çocuk, Amélie Nothomb'un okuduğum ilk kitabı ve belli ki devamı gelecek. İlk fırsatta herhangi bir kitabını yazdığı dilde (Merak edenler için not: Yazar Fransızca yazıyormuş.) okumayı planlamakla birlikte söylemeden geçmek istemediğim bir şey var: Doğan Kitap'tan 2011 yılında çıkan Bahadırhan Bozkurt çevirisi keyifle okunan bir çeviri olmuş. 

Bir de şunu eklemek istedim: Bilmediğiniz dillerde yazılmış eserleri dilinize kazandırıyor birileri ve onlar sayesinde okuyorsunuz di mi? Bu konuda hemfikiriz. Ne var ki orta düzeyde dil bilmenin çeviri yapmaya yettiğine inanılan güzel ülkemde herkes "Çeviri nasıl yapılır?" sorusunun cevabını biz çevirmenlerden daha iyi biliyor. Bunun yanında çok dikkatimi çeken bir durum daha var. X çeviride Y çevirmen bir karar almış ve bir şey yapmış, Z okuyucu bunu beğenmemiş. Z okuyucu büyük bir keyifle bunu her yerden duyuruyor. Ama aynı Z, yine Y tarafından yapılan V çeviriyi okuyup beğendiğinde kitabı anlata anlata bitiremese de çevirmenden hiç bahsetmiyor. Özetle, çevirmen o okuyucuya hata gibi görünen kararlar almışsa bahsedilmeyi hak ediyor, iyi iş çıkarmışsa bahsetmeye gerek yok. "Yapacak tabii, onun işi o, üstelik ben de çeviririm ne var ki, süper dil biliyorum, hede hödö... "
(X belli bir kişi değil. Tek kişi de değil. Çok sık gördüğüm bu hareketi yapan herkesin birleşimi.)

Çok sevdiğim bir kitaptan bahsettiğim yazının altında sevimsiz şeyler olmasını istemezdim ama üzgünüm. Oturduğu yerde hiçbir çaba sarf etmeden, eğitimini almadan ya da uygulamasını yapmadan doktordan daha iyi doktor, öğretmenden daha iyi öğretmen, gazeteciden daha iyi gazeteci, ev hanımından daha iyi ev hanımı olduğunu sanan insanlar fena halde sinirimi bozuyor. Hepimiz kendi bildiğimiz işi yaparsak dünya daha güzel bir yer olabilir.