30 Eylül 2013 Pazartesi

Yalnızca

İstikametim
sana
doğru.






*

28 Eylül 2013 Cumartesi

Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı


Bu yazıda anlatacaklarım kesinlikle bu cümleyle başlamalı: "Bir gün twitter'da çok tanıdık hikâyeler anlatan biriyle tanıştım."

Ne zamandı hatırlamıyorum, sanki üstünden onlarca yıl geçmiş gibi. "Anlattıkların çok tanıdık," demiştim, birbirimize hikâyelerimizi tüm detaylarıyla anlatmak üzere sözleşmiştik. Anlattık, başka şeyler de anlattık, onlarca hayali paylaştık, bekledik, direndik...

Anlattığı hikâyelerden tanıdığım Melda bir gün bir kitap yazacağını söylemişti. Nasıl bir özen ve sevgiyle yazdığına tanıklık ettik. "Eylül başında satışa çıkacak," cümlesini duyduktan sonra gün saydık :)

İşte bu kitap, ne çok sevdiğimi anlatacak sözcük bulamadığım canım Melda Uytun'un güzel isimli kitabı "Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı" yılın en güzel ayında raflardaki yerini aldı. 

Vazgeçmemenin hikâyesini anlatıyor Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı. Hayallerinden hiç vazgeçmemiş birinin kaleminden... Ireth, Estelwen, Daeron ve Lona'yı anlatırken büyük hayalleri olan herkesi anlatıyor belki. Kendisini, seni, beni, onu, hepimizi... Üstelik ejderhası bile var :)

Kitap 3 bölümden oluşuyor: Radiohead ile başlayan "Bulutlar" isimli birinci bölüm, The Beatles ile başlayan "Yağmur" isimli ikinci bölüm ve Muse ile başlayan "Gökkuşağı" isimli üçüncü bölüm. İlk sayfalarda gerçek dünyanın kalıplarına sıkışıp kendisi olmaktan uzaklaşmış Ireth bekliyor sizi; sonra o kalıplara, kısıtlamalara, tek tipleştirme çabalarına kurban olmuş başkaları katılıyor ona. Kalabalıklaştıkça güçleniyor, güçlendikçe kendileri oluyorlar yeniden... Bu sırada yaşananları elbette anlatmayacağım :) Ama şunu bilin: Büyücü var, kuzgunlar var, Anka Kuşu var, Kabusların Efendisi var ve daha bir sürü şey var!

Kitabın sayfalarına tanıdık isimler konuk oluyor zaman zaman; Orta Dünyalı dostlar, sözcükleriyle dünyayı daha güzel yapan birbirinden özel adamlar ve kadınlar, beyaz bir tavşan...




Tesadüflere inansaydım günlerdir yazmayı isteyip vakitsizlikten yazamadığım bu yazıya başladığımda yağmurun da başlamasını mutlu bir tesadüf olarak adlandırdım. Belki yazıyı bitirdiğimde yanıma beni yağmurdan koruyacak hiçbir şey almadan sokağa atarım kendimi ve peşinden gittiğim için bir an bile pişman olmadığım hayallerimi düşünüp gülümserim. Kitaptan cümleler gelir aklıma:

İç çekti, birden aklına birkaç gün önce bir yerlerde okuduğu o cümle geldi. "Gökyüzünden birkaç damla yağmur damlası düştüğünde hemen şemsiyelerine sarılan insanlardan nefret ediyorum, hayata da şemsiye mi açıyorsunuz siz?" demişti yazar, her kim ise. Hayata şemsiye açmak. Belki de hayatında başına gelenlere yağmura davrandığı gibi davransaydı şimdi bu doğup büyüdüğü ve çok sevdiği şehirde, yirmi beş yaşında mutsuz bir insan olarak yaşıyor olmazdı.



Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı-Melda Uytun
Potkal Kitap, Eylül 2013.

20 Eylül 2013 Cuma

Kısacık-42


* Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla ama kızım sen de "Nasılsa bana söylemiyor," diyerek salma iyice kendini, her şeyin bir sebebi var.

* 27'ler kulübü geyiklerinden, 27 yaşında intihar etme planlarından, "Ben de onlar kadar cool biriyim, ben de 27'den fazla yaşamam"lardan nefret ediyorum. Neyse ki gerçekten 27'ye gelindiğinde bu işlerin çocukça olduğu anlaşılıyor ama konumuz bu değil. 20'li yaşlardayken 30'un korkunç görünmesi, yaşlanma korkusu, gençlik yıllarının uzaklaşmaya başlaması, gelecek kaygısının daha çok sıkıntıya sokması gibi sebeplerle 27 yaş biraz bunalımlı geçen bir yaşmış diyen şeyler okudum bugün. Şayet son zamanlardaki halimin sebebi buysa çok üzüleceğim. Ergenliği sakin atlatmış insan 27 yaş yüzünden bunalıma girer mi? Girmesin :(

* "+18 Friends" başlıklı yazıya "+18" ibaresinden dolayı tıklayıp duruyorsanız üzülürüm. Sadece 1 ya da 2 hafta yayınlanan Friends kopyası aptal bir diziden bahsediyor o yazı ve ismi +18'di, başka şeyler beklemeyin.

* Hayatın belirsizliği yüzünden çok yorulduğumuz günlerdeyiz sevgili okuyucu. Yine... Dua etsek, totem yapsak, bir sinerji yaratsak hepimizin hayatı bir anda yoluna girer mi?

* Gerçek hayata dair pek çok şeyi filmlerden öğrenen insanlar var. Kedilerin kasap olmasıyla ilgili deyiş buraya uygun düşer gibi hissediyorum. Öğrendiklerini sanıyorlar ve sonra gerçek hayat onları mutsuz ediyor hani... Üzücü.

* Deneyimlemedikleri olaylar hakkında sağa-sola tavsiye verebilenler var bir de. Uzak olsunlar.

* Sabrina durmadan ağlayan bebeği kucağına aldı, 3 kez "Büyü artık," dedi. Böyle bir büyü olduğunu bilmiyordu. Bebek birden büyüdü, kocaman adam oldu. Televizyon karşısındaki 13 yaşındaki kız belki de en çok o an istedi büyü denen şeyin gerçek olmasını. Yıllar geçti. Televizyon karşısındaki kız 27 yaşında ve hâlâ zaman zaman o büyünün gerçek olmasını diliyor. Akıl yaşta değil, biliyor ama yaşın etkisini de bir süredir yadsımıyor. 

* Kitap okumayı çoktan bırakmıştık, belki de hiç başlamamıştık ya neyse. Gazeteyi bıraktık sonra ama buna kızamıyorum. Medyanın rezilliğini düşündükçe... Blogları da bıraktık bir ara. Sonra facebook'ta yazılan kısa şeyler yerini fotoğraflara yazılan tek cümlelere bıraktı, sonra tamamen fotoğrafa döndük. (Facebook'ta paylaşılanların ne kadar okunmaya değer olduğu ayrı bir tartışma konusu tabii.) Çok sevdiğim bir adam artık tweetlerin dahi okunmadığını söylüyordu az önce. Görünüşe bakılırsa okumaya devam ettiğimiz tek şey instagram fotoğraflarının altındaki etiketler. Sonra?

* Kendisinin sevmediği bir şeyi yediğinizi gördüğünde "Nasıl yiyorsun onuuuuu??" diye soran insanın kafasına tabağı geçirme isteği duyuyordum geçmişte, neyse ki kayboldular. Kişiler yeniden ortaya çıkarsa istek de döner yalnız.  (Kokoreç gibi şüpheli bir şeyi bayıla bayıla yiyen bir insanın size mercimek çorbası içerken böyle dediğini hayal edin. Örnekler olayın anlaşılırlığını arttırmak için uydurulmuştur.)

* "x'i nasıl seviyorsun?"
"x'i neden seviyorsun?"
"x'in nesini seviyorsun?"
diyenlere ne yapsak?
Aklımda kötü şeyler var.

* John Travolta'yı hiç sevmem ve sırf o var diye izlemediğim bir sürü film sayabilirim. Geçenlerde "Ufff bunda da John Travolta var ama neyse artık," diyerek bir filme başladım. Son dakikalarda baktım John Travolta'nın canlandırdığı karaktere sarılmak istiyorum. Gözlerim dolmuş bir yandan. Bir süredir de hep onu anlatan şarkıyı dinliyorum: Love Song For Bobby Long. Hayatta her şey mümkün.

* Israrla Jhon yazan arkadaşım, canım, her bir şeyim,
Bir bak yahu, gözüne tuhaf gelmiyor mu?

Eskiden her Jhonny Deep yazdıklarında içimde minik bir Johnny Depp hayranı ölüyordu. Neyse ki o kadar çoklardı ki bir tanesinin ölümü çok büyük değişiklik yaratmıyordu. Son fangirllük maceram da oydu işte, sonra bitti. Artık beceremiyorum bu işleri, yaşlandım. (O kadar çok "Deep" yazan var ki bazen Johnny bile soyadından şüphe ediyor olabilir.)

* Köprülü filmleri seviyorum. İki insanın köprünün bir ucundan diğerine konuşa konuşa yürüdüğü bir film yapılsa 3 saat izlerim. Ummm galiba Jesse ve Céline'in köprüde geçecek bir filmi olsun istedim şu cümleyle.

* Müzikleri güzel olan filmleri de bir başka seviyorum.

* Facebook'ta kapak fotoğrafı bölümüne "sevgili fotoğrafı" koyma fikri hanginizden çıktı bilmiyorum ama bence olmamış arkadaşlar. Hatta mecbur kalmadıkça kendi fotoğrafımızı da koymasak diyorum. Uygun fotoğraflar çekseniz tamam ama sayfanın ortasında kocaman bir surat hoş görünmüyor. Dost acı söyler.

* En yakınımız gibi görünenler bile mutlu olmamızı istemeyecekse kim isteyecek? Peki ya ben arkadaş seçmeyi ne zaman öğreneceğim? Beni mutsuz eden insanları hayatımdan atıp sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmeyi öğrenebilir miyim ya da? Çok seyrek görüşebildiğim 1-2 kişi dışında kimseyle hiçbir şeyi -özellikle mutluluğumu- paylaşmak istemiyorum. En sonunda tamamen kapatacağım kendimi hepsine. Sonra hepimiz ömrümüzün sonuna kadar mutlu yaşayacağız. En azından ben.

* Rüyamda bütün kötüleri İBB'nin binasına topladım ve kendileriyle ilgilenmek üzere V'yi oraya yolladım. Joker'in hastaneden ayrıldığı sahneye çok benzeyen bir vaziyette mekandan ayrıldım. 

* Bir başka gün de Smaug'dan arkenstone'u çaldım, canım cücelere teslim ettim kendi ellerimle. Selin Baggins!

* Sizin de izlenecekler ve okunacaklar listeniz her gün biraz daha uzuyor mu? Ama vakit azalıyor, ne olacak böyle?

* Gidelim kitap okuyalım 
Bağıra bağıra şarkılar söyleyelim 
Kalbimizin kırılmasından korkalım ama yine de aşık olalım 
Kalbimizi kıranların kafasını kıralım (bunu deneyen varsa nasıl bir his olduğunu bana da anlatabilir mi :p ) 
Bizi gerçekten seven dostlar bulalım, en azından biz mutluyuz diye üzüntü duymasınlar yeter 
Rüyalarımızda Shire'a gidelim
...

6 Eylül 2013 Cuma

Bu aralar


Birileri bu güzelliğe dayanamıyor, griyle kapatıyor. Kızıyoruz. Dünyamız rengârenk olsun istiyoruz biz, o güzel filmlerde izlediğimiz hikâyeleri yaşayalım, görelim, duyalım istiyoruz. İyi insanlarız hepimiz, hayal ettiğimiz dünya çok güzel. Orada herkes mutlu.

Sonra birileri rengârenk dünyasından bahsetmeye başladığında alıyoruz elimize fırçayı, onun dünyasını da boyuyoruz griye. Bu da biziz, 3 gün önce gri boya yüzünden belediyeye kızmış insanlar... Merdivenin griye boyanmasına kızıyoruz da başkalarının hayatlarını griye boyamaktan rahatsızlık duymuyoruz.

Bir film geliyor aklıma. Karakterlerin biri "Ufacık bir mutluluk ışığı bulduğum anda hemen söndürecek birileri çıkıyor," diye fısıldıyor kulağıma. "Gerçek hayatta da böyle," diye karşılık veriyor ve ekliyorum:


"Üzülme, fırçalar bizde!"


Film: Finding Neverland

4 Eylül 2013 Çarşamba

Şiirini Bıraktım

"Şiirini Bıraktım" twitter'da birkaç gün önce keşfettiğim çok sevimli bir oyun. Katılmak için yapacağınız tek şey küçük kâğıtlara yazdığınız şiirleri alıp istediğiniz bir kitapçıya gitmek ve o şiirleri seçtiğiniz kitapların arasına bırakmak. 

Bilgi almak için şuraya bakabilirsiniz: https://twitter.com/siirinibiraktim
Kimler neler paylaşmış görmek isterseniz #siirinibiraktim, "Eee sonra?" sorusuna cevap almak isterseniz #siirinibuldum taglerini takip edebilirsiniz :)

Şimdi neler yaptığımızdan bahsedelim. 2 gece önce masama güzel kâğıtlarımı ve renkli kalemlerimi yığdım. En sevdiğim şairler, en sevdiğim şiirler, onu anlatan şiir, o kitaba uygun düşen şiir derken saatler nasıl geçmiş fark edememişim. Dün de bu şiirlerden bir kısmını Beyoğlu'ndaki kitapçılara bıraktım. Kitapların aralarına kâğıtlar saklayıp sonra ortadan kaybolan kırmızı elbiseli bir kız gördünüz mü :)







Eskiden blogumun en tepesinde yazan bu dizeleri İngilizce olarak bırakmak zorunda kaldım, çünkü bu şiirin bildiğim 2 çevirisi var ve ben o çok sevdiğim çevirisini bulamadım. Diğerini de yazma fikri hoşuma gitmedi. İngilizce okumayı seven bir okurun bulması umuduyla İngilizce bir kitap arasına sakladım. Aklıma daha iyi bir çözüm şekli gelmedi :)




Bugün de twitter'a ipuçlarını bıraktım:




Daha bırakacak onlarca şiirim ve gidecek onlarca kitapçım var. Belki seçtiğim şiirler bu ara aklımdan geçen ama kimseye anlatmayı başaramadığım şeyleri gidip hiç tanımadığım insanlara anlatırlar. Belki o minik kâğıtlar bir yerlerde mutlu eder birilerini, başka birilerinin gününü aydınlatır. Mutluluk bulaşıcıdır ya hani...


Sen de katılmak istemez miydin sevgili okuyucu?

3 Eylül 2013 Salı

Not düştüm.



"Güzel günlerin şiiri yazılmaz," demişti bir adam yıllar evvel. Ekleme yapmak istiyorum:

Güzel günlerin yazısı da yazılmıyormuş. 

Tecrübeyle sabit.

: )