29 Kasım 2013 Cuma

Kuşlar


"Aklımın içinde kuşlar şarkı söylüyor sanki," dedim kendi kendime, sonra bu filmi hatırladım.

Yaşıyorum.
Yaşıyoruz.


:)


Film: Restless

24 Kasım 2013 Pazar

Buffalo '66


(Spoiler sayılabilir, uyarmadı deme.)


Belki tanımlarken kurmaya çalıştığımız onca afili cümlenin tam tersi bir şeydi aşk. O kadına/adama "gerçekten sıcak" sıcak çikolata ve kurabiye alırken hissedilen heyecandı sadece ve bu haliyle düşündüğümüzden çok daha güzeldi. 

Kim bilir...

23 Kasım 2013 Cumartesi

Kısacık-44



* Goodreads'i kandırıyorum, okumakta olduğum kitap sayısı 6'dan fazla. Biri beni durdurabilir mi? Çok dağıldım!

* Yıllar sonra yeniden kütüphaneye üye oldum, okuma şenliğine katıldım, bir de tez derken okunacaklar durmadan çoğalıyor. Benim suçum yok. Sırayla okuyup bitirmek sonra yenilere başlamak varken hepsini aynı anda okumaya çalışmam ise tamamen benim hatam. Her şeyi aynı anda yapmak istiyorum bu ara.

* Yeni Türkü'nün güzelim şarkısı Fırtına çalıyordu Mephisto'da, dışarı çıkmak istemedim. Oturup eşlik etmek istedim.

Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar!

* Canım Beyoğlu'mu mahvetmek isteyen çirkin adamlara inat sen hep dur orada Mephisto!

* -mış gibi yaşayan insan var. Ne üzücü.

* Bir gün bir tanıdığım başka bir tanıdığım için "Google insanı o," demişti. "O nedir?" diye sorduğumda şöyle açıklamıştı: "İnternette yazışırken her şeyi bilir, çünkü sen bir konu açtığında hemen google'dan arar, öyle cevap verir. Yüz yüze geldiğinde anlarsın bir şey bilmediğini." Sonra bahsi geçen kızla yüz yüze geldik, bana bunları söyleyen insanın yanıldığını fark ettim. Normal hali daha da doluydu. O kız konusunda yanılmıştı ama o günden sonra bu tanıma uyan onlarca insanla tanıştım. Öyle sırıtıyor ki bu durum... "Bilmiyorum," deseler keşke. Daha çok saygı duysak...

* Taşlar alırdım küçükken gittiğim yerlerden, yere düşmüş yaprakları toplar saklardım. Şimdi neredeler acaba, aklıma geldiler gece gece.

* Her insana belli bir mesafede durmam gerektiğini biliyordum. Kimseye güvenin sonsuz olmaması gerektiğini, insanların dostluğunun sen ona fayda sağladığın sürece sürdüğünü biliyordum. Yine unutmuşum. Arkadaş seçemediğimi söylemiştim di mi?

* Hâlâ bunca şeye rağmen o insana kendini iyi hissettirmeye çalışıyorsam ben hak ediyorum bu muameleyi demektir. Aptallık bu!

* Priscilla Ahn'in sesinde huzur var.

* Gogol Bordello'nun müziğinde neşe var.

* Tom Waits'in sesinde aşk var.

* Bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz sokaklarda yürüsek saatlerce, olmaz mı?

* Bugünlerde Happythankyoumoreplease gibi, Away We Go gibi, hatta You've Got Mail gibi bir film çıksa karşıma...

* Birine "x ünlüye benziyorsun," dediğinizde ilgili kişi hemen o x'e hayran oluyor. "Dünyanın en güzel kadını o yaa," diye bahsetmeye başlıyor. Tuhaf. Erkekler de bu durumdan hoşlanıyorlar ama nasıl dile getiriyorlar bilmiyorum. Bir gün bir arkadaşım başka bir arkadaşıma "Abartma ya, o kadar da güzel değil saydığın kadınlar ve hepsi sana benziyor. Onlar güzel olunca sen de mi güzel oluyorsun?" gibi bir cümle söylemişti, hayvanlığın da suyunu çıkarmıştı diyeceğim ama hayvan yapmaz bunu, insan yapar. Neyse. Hani Mr. Darcy 14 yaşından beri aşık olduğum adam ya, benim o kitapta en çok benzediğim karakter de o. Yoksa?!

* Lost'a dair en sevdiğim 2-3 detaydan biri kesinlikle bu:


* Cümlelerim dağınık. Aklım gibi.

* Şununla bitirelim:


22 Kasım 2013 Cuma

Öğretmenim, canım benim...

     2 gün sonra öğretmenler günü. Sosyal paylaşım siteleri mesleğe bok atma yarışındaki çokbilmişlerin mesajlarıyla dolacak. Geçen yıl doldu, oradan biliyorum.

     Öğretmenlik kolaydır çünkü, herkes yapabilir, ne var ki? Yattıkları yerden para kazanırlar, üstelik 3 ay tatil, ohh mis!!

     Di mi? Zaten bütün öğretmenler de aynı şartlarda atanıyor ve tamamen aynı şartlarda çalışıyorlar. Ben de dershanede aynen bu şartlarla çalıştım onca zaman, "Her yer böyle, başka yerde çalışsan ne olacak, çıkma o işten," diyen adamın kafasını kırma isteği duymam da bu rahatlıktandı zaten! Rahat battı, evet. Yoksa sana işini öğretmeye çalışan muhasebeciler, kapı dinleyen patronlar, sınıf basıp müfettişçilik oynatan mühendisler, ödenmeyen maaşlar, kasıtlı olarak uzatılan stajlar, söylenen yalanlar, her sorunda seni velinin önüne atan idareciler ve bunlara benzer binlerce güzellik varken rahat battığı için ayrılmak istedim oradan.

     :)

     "Aman nasılsa param her türlü yatıyor, çocuklar da öğrenmek istemiyor zaten, ne diye yorayım kendimi," kafasındaki tüm öğretmenlerden hepinizden çok nefret ettiğimi garanti ederim. Ben birilerine bir şeyler öğretme heyecanındayken benim derslerimi bu arkadaşlara verip bana kadro açmıyorlar mesela. Pek çok okulda Fransızca dersi var ama öğretmene ihtiyaç yok, çünkü başka öğretmenler o dersleri sınıfta oturup sohbet ederek geçirebiliyor, ben lazım değilim. Böylece ilgili kişinin alması gereken ders saati de tamamlanmış oluyor. Para önemli bir şey tabii. Çocuk Fransızca öğrenip ne yapacak zaten. Oturalım öyle biz. Ohh mis.

     Lisans eğitimini doğru dürüst vermeyi beceremeyen tüm üniversitelerden de aynı ölçüde nefret ediyorum. Kendini zerre kadar geliştirmeye çalışmadan tüm meslek hayatını geçirenlerden de. (Bu öğretmenlik özelinde değil, tüm meslekler için geçerli.)

     Peki bu arada daha az maaş vermek için "öğretmen"in atamasını yapmayan, okulda boş bıraktığı kadroyu önüne gelenle dolduranları ne yapalım mesela? Çocuğunuzun okuduğu okuldaki öğretmenlerin kaçı gerçekten öğretmen, kaçı 4 yıllık herhangi bir bölümden mezun olup iş bulamamış ve komik bir maaş karşılığında "öğretmencilik" oynamak üzere oraya alınmış ve hatta daha beteri kaç tanesi açık öğretim bitirip gelmiş biliyor musunuz mesela? Ben hayatında çocuk psikolojisine, eğitim psikolojisine dair bir şey okumamış, staja gidip başka öğretmenleri gözlemlememiş birine çocuğumu emanet etmek istemem. Siz ister misiniz? Ben 17 yaşında örgün eğitimden uzaklaşmış ve derslerini sınıf ortamında almamış birinin yönetmeye çalıştığı bir sınıfta çocuğumun öğrenci olarak bulunmasını istemem. Ben bu insanlara çocuğumun "öğretmenim" diye hitap etmesini istemem. Değil çünkü. Ben onların işini yapmaya kalksam onlar bana tepki göstermeyecekler mi? Ben kendime mühendis diyor muyum, kimyager diyor muyum, muhasebeci diyor muyum? (Kendime çevirmen demeye başlamak için bile bu alandaki öğrenimimin tamamlanmasını bekledim. Gerçi dil bilen herkes çevirmen, ben neden olmayayım, di mi?) Onlar neden benim işimdeler öyleyse ve çocuk yetiştirmek/eğitmek gibi önemli bir konuda nasıl güvenebilirsiniz bu kadar alakasız insanlara? Bu işler bu kadar kolay olmamalı...

     En basit sözcükleri yanlış yazan Türkçe öğretmenleri biliyorum. En temel eserlerin sadece özetlerini okuyarak mezun olmuş ve öğrencisine tavsiye edecek kitap bilmeyen edebiyat öğretmenleri... Lisede öğrendiği İngilizceye hiçbir şey katmadan üniversiteyi de bitirmiş İngilizce öğretmenleri. Var bunlar, biliyorum. Ama hepsinin böyle olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz.

     Türkiye'deki şartlar rezil, üniversitelerin hali rezil, her şeyimiz saçma. Ama birine bir şey öğretmeye çalışmak çok zor ve ister kabul edin ister etmeyin, bu iş hâlâ kutsal.

     Biliyorum, en zor hayatı siz yaşadınız. En zor okul sizinkiydi, en zor iş de sizinki. En saygıdeğer iş de elbette sizinki ama bunun yanında hakkı en çok yenen de muhakkak sizsiniz. Üstelik en zekimiz de sizsiniz. Hı hı, evet. Hiç sınıf ortamında öğretmen olarak bulunmamış, bir kez bile bir çocuğu alıp ona bir şeyler öğretmeye çalışmamış halinizle "Ne var öğretmenlikte yeaa," derken biraz hadsiz görünüyorsunuz buradan ama olur o kadar değil mi?

     Yaşamadığınız hayatlar hakkında atıp tutmamayı öğrenememişsiniz, bu da hep öğretmenlerin suçu.

     3 yaşında yazmayı öğrenmiş bir çocuğu 7 yaşında çizgi çizmeye zorlayan ilkokul öğretmenimi sevgiyle anamıyorum elbette. Ama şu an masamın üstünde duran kitap gibi daha pek çok güzel kitabı aklıma düşüren, sonra hayatıma sokan Tolga hocamı ölene kadar sevgiyle anacağım. Tüm defterlerimin, kitaplarımın, notlarımın ve hatta hayatıma dair pek çok şeyin düzenli olması alışkanlığını bana kazandıran Marta hocamı da. Derslerinde bize her şeyi tüm detaylarıyla öğreten, hatta öğretmeyen kafamıza kazıyan, üstelik bunu bir kez bile sesini yükseltmeden yapan Gönül hocamın o öğrettiklerini yıllar sonra oturup öğrencilerime anlattım. "Sen tarihçisin ama gel seni coğrafyacı yapalım," diyerek coğrafyacı yaptıkları ve kendi bilmediği şeyleri çocukların bilmesini bekleyen tuhaf öğretmenlerinin gazabından kurtardım çocuklarımı o zaman öğrendiklerimle. Oturup birlikte sınava çalıştık, sonra hepsi geçti o dersten... Nasıl minnet duymayayım? Hayatımı her yönden daha güzel yapan; mesleğe, dillere, öğretmeye, öğrenmeye, kültüre dair aklımdaki pek çok şeyi büyük ölçüde şekillendiren Atşan hocama olan minnettarlığımı nasıl anlatayım ya da üniversitede başka dile geçince lisede öğrendiğini unutan tüm tanıdıklarımın aksine benim o dilden kopmamamı, hatta tam tersi daha da ilerletmemi sağlayan Güler hocama...

     Ben o işi yaptım ve pek çok kötü örnek gördüm. Üstelik öğrenciyken atıp tuttuğumuz şekliyle değil, neyi neden yanlış yaptıklarını açıklayabilecek kadar bu mesleği tanırken gördüm. Ama onlar bu işi hakkıyla yapmayan adamlar zaten. Bu mesleği onlarla genellemek yanlış, çok yanlış...

     Doğrularım yukarıda. Bu mesleği doğru şekilde yapanlar onlar ve eğer o günün adı "Öğretmenler Günü" ise ben o gün bu saydığım insanları anarım. Tüm kötü genellemelerinizi de işte bu güzel insanlara hakaret sayarım. Diğerleri hangi mesleği yapıyor olurlarsa olsunlar aynen bu kadar kötü yapacaklardı zaten. Sorun mesleğin adında değil, sorun o insanlarda. Sorun sistemde. Sorun yeteneğimize bakmadan bizi bir yerlere yönlendirenlerde. Sorun yeterliliğimizi ölçmeden bize bu işleri verenlerde. Sorun daha az maaş ödemek için öğrencileri bu şartlarda eğitim almaya mahkum edende. Bahsedilecek onca sorunun arasında sadece yerinden atıp tutan çokbilmişlere takılmam gereksiz biliyorum. Ama yoruluyorum, tüm enerjimi bitiriyorlar sanki. "Ben, ben, ben, ben..." Dünyanın en uzak köşesindeki insana bile 2 saniyede ulaşabildiğimiz bir çağda kendisinden başka hayatların bu derece farkında olmamayı nasıl başarıyorlar bilmiyorum. Üstelik bu kadar bihaberken nasıl bu kadar ÇOK biliyorlar hayret ediyorum.

Haftada 3-4 saatte 60 kişilik bir sınıfın her bireyine yabancı dil öğretmeyi ve şakır şakır konuşturmayı beceremiyorum (becerememiştim) arkadaşlar ben. Siz girin bir bakalım. Dil öğretmeyin, hatta hiçbir şey öğretmeyin, sadece sınıfı sessiz tutmaya çalışın, sonra konuşalım.


20 Kasım 2013 Çarşamba

Kaptan



"işte ben bugün
hiç kimsenin bilmediği harflerden
dünyalar kuruyorum
ama önce
adını buluyorum"

Albüme kavuştum, bu gece uykusuzum.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Kendime Not-9



İnsanlar can sıkmaktan başka hiçbir halta yaramazlar bazen. Umursamamayı öğren. Umursadığında da bir şey değişmiyor zaten.



Neyse ki güzel insanlar da var hâlâ...


11 Kasım 2013 Pazartesi

ve işte...

Sene iki bin on üç, aylardan hangisi olduğununsa bir önemli yok.
Caddebostan.

Gitar çalıp şarkı söylüyor bir adam, sesi dalgaların sesine karışıyor. Başka kimseden çıt çıkmıyor, gizli bir sözleşme yapılmış sanki. Herkes o sakinliği korumaya yemin etmiş gibi.

Bana o an dünyanın en güzel yemeği gibi gelen şeyi yerken biri konuşuyor. Her duyduğumda içimi ısıtan sesiyle... Yan masada...

Gülümsüyorum, çünkü huzur diye bir şey var ve bazen hayat bize iyi davranmayı seviyor. Bunu o an çok iyi biliyorum ve tadını çıkarıyorum.

7 Kasım 2013 Perşembe

Okuma Şenliği - Kış 2013



Birkaç ay önce Sevil sayesinde haberdar olduğum ve çok geç kaldığım için katılamadığım okuma şenliğinin kış ayağı başlıyor ve bu kez yakaladım! :)

3 Kasım tarihinde başlayan şenliğin detayları için: http://pinucciasbooks.blogspot.com/2013/11/okuma-senligi-kis-2013.html

Ben birkaç gün gecikmeli olarak başlayacağım çünkü elimde 2 yarım kitap var. (Biri bitti.) Ayrıca canım Hakan Günday'ın Daha'sı elime birkaç gün önce ulaştı ve onu okumadan başka bir şey okumak gibi bir niyetim yok.

Bitirebileceğimden de emin değilim çünkü bir taraftan da yüksek lisansımı bitirmek için çalışmam gerekiyor. Bu da okunacak onlarca kitap ve makale demek. İşim çok. (Lisans bitene kadar yaptığımız şey gerçek anlamda öğrencilik, sonrası değil. Başka türlü bir şey. Tecrübeyle sabit. Mutluyuz ama biraz da acı çektiğimizi inkar edemiyorum.) O yüzden daha başlarken "Önemli olan katılmak," diyor ve listeme geçiyorum. Birkaç kategoride birden fazla alternatif var, zaman ilerledikçe seçim yapmayı düşünüyorum.

1. Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap:
Stephen King - Rüya Avcısı (542 sayfa)

2. Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap:
Mario Puzo - Baba - E Yayınları (452 sayfa)
Ahmet Yurdakul - Korsanın Seyir Defteri - Bilgi Yayınevi (408 sayfa)

Yaşasın İstanbul Sahaf Festivali! :)

3. Adında hayvan adı olan bir kitap:
Murakami - Yaban Koyununun İzinde - Doğan Kitap (353 sayfa)
Murakami - Zemberek Kuşunun Güncesi - Doğan Kitap (738 sayfa)

4. 600 sayfadan uzun bir kitap:
Tolkien - Bitmemiş Öyküler - İthaki (752)

5. Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın kitabı:


6. Türk Edebiyatında klasik kabul edilen bir roman:
Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Dergâh Yayınları (395 sayfa)

7. Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap:
Beni en çok zorlayan kategori kesinlikle bu oldu! Tam seçtim derken aklıma o ülke edebiyatından isimler geldi, tekrar tekrar seçip değiştirmek zorunda kaldım. Ülke seçimim Uruguay. Umarım oradan da okuduğum bir yazar aklıma gelmez sonradan.
Eduardo Galeano - Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri - Sel Yayıncılık (200 sayfa)

8. Sinemaya uyarlanmış bir kitap:
2011'de aldığım ama bir türlü okuyamadığım ve filmini de izleyemediğim Rüzgâr Gibi Geçti'yi aradan çıkarmanın tam zamanıdır!

Margaret Mitchell - Rüzgâr Gibi Geçti - Ak Kitabevi (2 cilt, 520+502 sayfa)

9. Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük ya da kış teması olan bir kitap:
Geçen kış okumayı çok istediğim ancak yoğunluktan ötürü ertelemek zorunda kaldığım, yaz gelince de okumayı istemediğim güzel kitabın zamanı: 
Kar İzleri Örttü - Kırmızı Kedi (295 sayfa)

10. Yasaklanmış bir kitap:
D.H.Lawrence - Lady Chatterley'in Sevgilisi - Can Yayınları (368 sayfa) 

11. Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap:
Hâlâ okumamış olmanın utancıyla:
Nutuk - Kitap Zamanı (686 sayfa)

12. Yayınlanmış en az 5 kitabı olan bir yazarın ilk kitabı:
Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur - Dergâh Yayınları (424 sayfa)

13. Bir biyografi ya da otobiyografi:
David Bellos - Georges Perec: Une vie dans les mots - Seuil (818 sayfa)

14. Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap:
1989 (Şimdi bunun üzerine yine bir tane "Yanlış anlama da çok merak ettim, kaç yaşındasın?" mesajı alır mıyım? Muhtemelen alırım. 86 yılının soğuk bir ocak gününde doğmuşum efendim.)
Laura Esquivel - Like Water For Chocolate - Doubleday (246 sayfa)

15. Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap:
Douglas Adams - Otostopçunun Galaksi Rehberi 2-3-4 - Kabalcı Yayınları (268+260+238 sayfa)

Katılacak olan herkese iyi okumalar!

5 Kasım 2013 Salı

Kâbus

Son birkaç haftayı özetlemek gerekirse:


Gerçek anlamda.
Kâbussuz gece geçiremiyoruz.

İsyan!

     


     İyi yazar size o sayfada hissettirmek istediği şeyi hissettirir, kötü yazar hissetmenizi istediği şeyi tekrar tekrar söyleyerek hissetmenizi bekler.

     Sevgili yayıncılar, sevgili editörler,

     Okuyucu aptalmış gibi her sayfada aynı mesajı tekrarlayan kitaplarla neden işkence ediyorsunuz bize? Tamam ilham vermek istesin, elbet mesaj da vermek isteyebilir ama her sayfada aynı şey neden tekrar edilir biri bunu açıklayabilir mi bana? 

     Sayfa başlıyor. İki cümle. Ardından mesaj. İki cümle daha. Yine aynı mesaj. Sonra yine. Yine. Yine.

     Tolkien bana her sayfada "Eowyn'i çok sev, çünkü o çok güçlü ve özel bir kadın," demedi. Tolstoy'un Anna Karenina'daki her 3 cümlesinden biri "Levin çok dürüst bir adam," değildi. Jane Austen durup durup "Mr. Darcy de tam aşık olunacak adam!" diye tekrarlamadı. Cesur Yeni Dünya'nın insanları her fırsatta yaşadıkları dünyayı överken Aldous Huxley'nin her sayfada 5 kez araya girip "Soma alınca böyle oluyor bunlar. Aslında bu dünya bok gibi," demesine gerek yoktu. Demedi de zaten.

     Bu yıl içinde okuduğum bir kitap "Ana karakteri sev bak, yazık ona, ölecek  :((((" mesajını her tekrarladığında kendisini camdan atmak istedim. (Sayfa başına 3 kez. Bkz: The Fault in Our Stars) Neyse ki kitaplara -ne kadar kötü olurlarsa olsunlar- öyle bir muameleyi layık görmem. Güneşi Uyandıralım biterken deliler gibi ağlamıştım. Hâlâ aklıma geldiğinde gözlerim dolar. Kitap Hırsızı aynı şekilde... (Encore yayınlarından çıkan çevirisi.) Bir kez olsun bu yazarların acındırma çabalarına girdiklerini görmedim kitabın herhangi bir yerinde. Senin buram buram ajitasyon kokan cümlelerinden yoktu onların sayfalarında ve ihtiyaçları da yoktu, zaten anlattıkları hikâyenin içindeydim. 


     Bir de romancı kılığında kişisel gelişimciler var. Her sayfada aynı mesaj 5 kez tekrarlanmazsa o sayfa kitaba girmeye hak kazanamıyor. Bunlar satıyor, anlıyorum. Okurmuş gibi yapmak, kitapları fotoğrafını çekip paylaşmak için satın almak moda ve bunu yapan insanlar bu tür kitapları almayı tercih ediyor. Basitler, kolay okunuyorlar, tercih ediliyorlar. Bunun da farkındayım. Ama ben doğru dürüst kitaplar okumak istiyorum. Senin her sayfada beni hayatın güzel olduğuna ikna etmeye çalışmanı istesem, inanırsam başaracağıma ve ihtiyaç duyduğum gücün içimde olduğuna inandırılmaya ihtiyaç duysam gidip kişisel gelişim kitabı alırım, di mi? İlla o mesajı vereceğim diyorsan sana söyleyeceğim şey şu: "Sana mesaj verme demiyorum, yine ver," ama o mesajı romanın içine bir yerlere sakla. Okuyucu salak değil, illa ki bulur onu ve bir kere söylendiğinde anlayabilir.

     Yüzlerce kez anlatılmış bir hikâyeyi "Bak, gördün mü? Yaptığın küçücük bir hareket yüzlerce insanı etkileyebilir," diye tekrarlamadan güzelce anlatan ve hem gerekli mesajı veren, hem de kendini keyifle okutan Mark Watson gece gece aklıma bunların gelmesinin sebebidir. (On Bir - Mark Watson. Domingo, Çev: Dost Körpe.) 

     Bir gün elimde bir kitapla bir yazarın kapısına dayanıp sonra gözaltına alındığımla ilgili bir haber gelirse bilin ki o yazar okuyucuya iletmek istediği mesajı her sayfada tekrarlamadan duramayanlardandır ya da vermek istediği hissi size aktaracak kadar yetenekli değildir, o şeyi hissetmenizi sağlamak için aynı şeyi söyleyip duruyordur, can sıkmıştır. Ben de isyanımı dile getirmek üzere kapısına gitmişimdir. Ama kendisi insanca iletişim kurmak yerine polis çağırmayı seçmiştir. Sevimsiz bir adam çünkü, ondan beklenir böyle şeyler.

     Sevgili okuyucu arkadaşım,

     Her sayfada "Ana karakterin babası alkolik zaten, annesi de onu bebekken terk etti, üstelik ana karakter kanser ve 3 ay sonra ölecek, buna rağmen başına hep kötü şeyler geliyoooor :((((" ya da "Her şeye rağmen hayat güzel, inanırsak mutlu olabiliriz; ilkbahar gelir, ağaçlar çiçek açar, belki üstümüzden bir kuş geçer... Çok çalışırsak ve herkesi seversek hebele hübele..." diyen yazardan nefret etmeye başlar mısın acilen? Edebiyat değil onun yaptığı, kitabını nasıl çok satacağını çözmüş bir adam ve zengin olmaya çalışıyor. Senin vaktine yazık.


İmza: Bezmiş bir okur.




2 Kasım 2013 Cumartesi

Olmuyor bazen



     Günlerdir yataklardan çıkamama sebebim olan hastalıktan kendimi büyük ölçüde kurtardım. Yazılmasını 2 yıldır, elime ulaşmasını ise 2 haftadır beklediğim kitaba kavuştum, elimde tutup uzun uzun baktım. Kendime güzel güzel kalemler aldım, rengârenk. Kitapçıları dolaştım. Yürüdüm. Minik ve sevimli ayraçlar edindim. Yeni çaylar aldım. Uzun zamandır merak ettiğim çikolataların tadına baktım.

     Hiçbiri işe yaramadı.

     Bazen hayattan istediğiniz aslında oldukça küçük bir şeydir. Olursa çok mutlu olacaksınızdır ama olmaz. Lanet olsun, olmaz! Canınız sıkılır. Kurtulmak için bin tane şey yaparsınız. Biri bile işe yaramaz.

     Yazmak her zaman iyi gelmiştir ama yazarken aklınızda tanıdığınız insanların okurken kafalarında kuracakları hikâyeler varken iyi gelmez. Görev gibidir o. "Hımm şu şarkıyı paylaşmışsın, demek ki şu oldu,", "Böyle yazmışsın, demek ki şu sana şunu yaptı." Çatlayarak ölürler o hareketinize sebep olan şeyi kafalarında 3 saat irdelemezlerse. Dünyada bulunma sebepleri burunlarını başka insanların hayatına sokmaktır. Sıra kendi hayatlarına geldiğinde ise her şey devlet sırrı gibidir. Tanıyorsunuz hepsini, uzun uzun anlatmama gerek yok di mi?

     Otobüste çift kişilik koltukta tek başımaydım, tek kişilik olan boşalınca yanıma kimse oturamasın diye kalktım, oraya geçtim. Bazen hayatta da bunu yapabilmeyi diliyorum. Hayatınızda olup biten neredeyse her şeyi paylaştığınız insanların sizin mutlu olmanızdan ne kadar korktuklarını fark ettiğiniz gün bu hale geliyormuşsunuz. Ben geldim, oradan biliyorum.

     Seni hiç sevmedim 2 Kasım 2013. Yarın bugünden daha güzel olsun lütfen.

     Yazarken aklıma şu geldi: http://epigraf.fisek.com.tr/?num=180

(Eski sistemde en çok kullandığım etiket "sıkıntı" idi. Sonra kategori düzenine geçtim ve can sıkıntısıyla ilgili bir tanecik bile etiket hazırlamamışım. Ne fena.)