31 Aralık 2013 Salı

2014!




Bu yıl çok tuhaf bir yıl oldu. Çok güzel olduk, çok büyük çirkinlikler gördük, öldük, öldürüldük, azaldık, eksildik. Bekledik. Umduk. Çok kızdık. 

Kendi açımdan baktığımda bir sürü güzellik ve hiç umulmadık yerlerden gelen birkaç kötülük kalmış aklımda. Güzelliklere tutunup diğerlerine sırtımı dönmeyi başarabilmeme bakılırsa biraz daha büyümüşüm diyebilirim.

2012 ve 2013'e listelerle girdim ve yıl sonu dönüp baktığımda sonucun hiç de fena olmadığını gördüm. Durumun sorumlusu yeni yıl değil ya da benim istek listelerimin herhangi bir faydası yok, tamam ama denemekten ne çıkar ki :)

Canım 2014, bak şimdi:

- Konuyu biliyorsun, daha önce konuşmuştuk. Geçen yılların açtığı yolda güzel güzel yürümeye devam et olur mu? Olumlu adımlar bekliyorum senden, güzel olsun bu sefer.

- Sağlık önemli, lütfen bu yıl daha az hastalık haberi alalım ve daha az hastane görelim olur mu?

- Hepiniz için aşk, öncelikle çevremdekiler için. Keyfimi kaçırmayı görev edinmiş sevgili gamlı baykuşlarım aşık olsalar düzelecekler mesela, benim de kafam rahat edecek. Su çok güzel çocuklar, gelsenize.

- Tezim bu yılın ortalarında bitebilir mi lütfen? (Ben istersem bitebilir, biliyorum ama işte...)
Bu maddeyle bağlantılı olan bir diğer dileğim sürekli "Yea zaten tez bir yılda bitmiyormuş, kimse bitirememiş," diyenlerin yok olması. Karamsarlığınız boğuyor beni.

- Hayattan nefret etmeme sebep olmayacak bir iş. Bak opsiyonlarımı epey geniş tutuyorum sevgili 2014. Kafamdaki sıkıntıları da biliyorsun. Eh hadi, bir güzellik lütfen.
Bu maddeyle bağlantılı olan bir diğer dileğim ise şu cümleleri kurmaktan keyif alan insanların susmayı öğrenmesi:
"Özel sektör hep öyle zaten yeaa, kuzu kuzu kabul et bunları,"
"Aradığın işi zaten bulamayacaksın ve her türlü mutsuz olacaksın," 
"Herkes senin gibi hayal kuruyor başta, sonra havasını alıp oturuyor,"
"Atanamıyor musun canım sen yeeeaaa?"
"Çok yüksek alsan mesela???"

Yok olun arkadaşlar. Şartların ne olduğunu görebiliyorum, hayatımın ilk 27 yılını Wonderland'de geçirmediğimi hepimiz biliyoruz. Ben de buralardaydım. Zaten yattığım yerden bana müthiş bir maaş ödeyecek, zerre kadar sorun yaşamayacağım bir iş hayali de kurmuyorum, üstelik ne istediğimi bile bilmeden kehanetlerinizi sıralıyorsunuz. Ayrıca bir branşa kadro açılmıyorsa ilgili sınavlardan tam puan almanız dahi işe yaramıyor, nedense bunu anlamak istemiyorsunuz. Yok olun lütfen, bye.

- Kitap.
Çok kitap.
Daha çok kitap.
Konserler.
Yeni albümler.
Güzel filmler.

- Bilmediğimiz sokaklarda kaybolduğumuz, yepyeni yerler keşfettiğimiz, bol bol yürüdüğümüz ve güldüğümüz o güzel günlerden daha çok olsun lütfen.

- Doğum günlerini sevmemeye başladım, lütfen fikrimi değiştirir misin? Bayram seyran, yıl dönümü, x'ler günü ıdı vıdı sevmem; bir tek doğum günü severim, bilirsin.

- 2015'e yaklaştığımızda "Bu yazılar bana uğurlu geliyor, hemen 2015 için yazı yazmalıyım," telaşına düşeyim.

- Uzak olmasını istediğim insanlar "daha uzak", yakın olmasını istediklerim "daha yakın" olsun. Şu işin dengesini tutturalım artık.

- Daha fazla sevimli "an"ımız olsun mu?
Olsun bence.

- Kar küresi istiyorum! 1 haftadır her tarafta kar küresi arıyorum. Hep içinde ışıltılı şeylerin dolaştığı kürelerden buluyorum. İçinde kar yağan tek şey Eiffel kuleli ve Fransız bayraklı küreydi ve çirkinliği karşısında üzüntüden ölecektim. Şu güzel kar kürelerini nereye sakladıysanız çıkarın lütfen!

- Ülke sınırları dışında görmek istediğim o yerlere galiba bu yıl da gidemeyeceğim, olsun, sen şimdiden şartları hazırlamaya başla yine de.

- Daha az mutsuzluk istesek...

- En önemli 3 dileğimi biliyorsun, hadi canım.

Hepsinden ayrı yere yazmak istediğim bir tane dileğim var:
"Uyan Berkin, uyan be çocuk, hadi..."

28 Aralık 2013 Cumartesi

2013 (8)

Filmler:

(Filimadamı'nda 70 puan ve üstünü vermeye değer bulduğum filmler. Türkçe isimlerini ve tarihleri de oradan aldım.)

Un Homme Qui Dort/Uyuyan Adam (1974): Georges Perec'in aynı isimli romanından uyarlama ve Perec de yapımcılarından biri. Kitaba sıkı sıkıya bağlı kalınmış; filmi de kasvetli ve biraz can yakıcı.

Prisoners (2013): Türkiye'de göstermeye gerek duymadıkları pek güzel bir film. Hugh Jackman ve Jake Gyllenhaal'un performansları kesinlikle görülmeye değer. (imdb'de gösterime tam da bugün -27 Aralık- gireceği yazıyor ancak girip girmediğinden haberim yok.)

Mr.Morgan's Last Love/Son Aşk (2013): Sakin sakin ilerleyen hoş bir film.

The Hobbit: The Desolation of Smaug (2013): Kalbini kıracağım PJ ya da kafanı kıracağım, henüz karar vermedim.

Infancia Clandestina/Kayıp Çocukluk (2011): 12 yaşındaki Juan, aktivist ailesi, aşık olduğu kız. Ah bir de anne rolündeki Natalia Oreiro'nın evlerinde toplanan arkadaşlarına şarkı söyleyişi var ki...

Frances Ha (2012): Frances, sahip oldukları, olamadıkları, dostları, gerçekleşmesi çok zor hayalleri... Pek bir güzeldi!

Le Passé/Geçmiş (2013): "Bir Ayrılık" filminin yönetmeninden ve itiraf etmeliyim ki ben önceki filmini herkes kadar sevmemiştim. Geçmiş daha hüzünlü ve daha gerçek geldi bana.

The East (2013): Brit Marling'in oyunculuğu baştan sona kadar sinirimi bozmuşsa da filmi ortalamanın üstünde buldum. Bir de sonu biraz zayıf geldi. Bu ikisi dışında her şey yolunda.

Buffalo '66 (1998): Baş ucu filmlerine +1. Vincent Gallo'ya bayıldığımı söylemiş miydim? Film boyunca sürdürdükleri tuhaflıkları, aynı yatakta yattıkları zamanki o garip halleri, adamın kahve aldığı sahnedeki o tatlı heyecan... Pek güzeldi.

Le Gamin au Vélo/Bisikletli Çocuk (2011): Bugün/yarın diye diye 2 seneyi geçirmişim, sonunda izledim. Cécile de France muhteşem, küçük çocuğun da aşağı kalır yanı yok. Biraz hüzünlü, biraz umutlu...

12 Angry Men/12 Kızgın Adam (1957): Şimdiye kadar izlememiş olmanın büyük utancıyla...

Le Ballon Rouge/Kırmızı Balon (1956): Utanç 2! Öyle tatlı bir film ki...

Como Agua Para Chocolate/Acı Çikolata (1992): Yakın zamanda okuduğum Like Water for Chocolate'ın sinema uyarlaması. Şahane bir uyarlama ve kitapta tarifler gibi dikkat dağıtan çok şey varken filmi çok daha derli toplu olduğundan sizi daha kolay yakalıyor.

2 Days in New York/New York'ta 2 Gün (2012): Serinin ilk filmi olan 2 Days in Paris'e tahammül edememiş yarıda kapatmıştım. 2 Days in New York'u izlerken ciddi ciddi eğlendim. Galiba ikinci filmi birinciden daha çok seven benden başka pek kimse yok. Olsun. Julie Delpy'i sevelim ayrıca.

Cabaret/Kabare (1972): Bir gece delirip bulabildiğim tüm müzikalleri indirdim. Kabare'yi tiyatroda izlemiş ve çok sevmiştim, sonunda filmini de izlemiş oldum. Baş ucu filmlerine +1.

Disconnect/Sanal Hayatlar (2012): "İnternet hayatımızın içine nasıl ediyor?" konulu bir dram, fena da olmamış hani. Bir de Jason Bateman var işte...

Rhapsody in August/Ağustos'ta Rapsodi (1991): Film kulübümüzün Akira Kurosawa haftasında bunu izlemeye oy birliğiyle karar verdik, ne iyi etmişiz!

Le Week-end/Hafta Sonu (2013): Kişisel tarihimde pek görülmeyen bir şey geldi geçtiğimiz hafta başıma. Vizyona girmemiş bir filmi aylar önce izleme listeme alacağım, o film Türkiye'de yalnızca bir festival kapsamında gösterilecek ve ben bilet almayı başarabileceğim. Bu güne kadar hiç olmamıştı. Bu bir ilk.

Yaşlı çiftimiz evliliklerinin 30. yılını kutlamak için Paris'e giderler, bu sırada başlarına çeşitli şeyler gelir... Pek güzel göndermeler ve minik çılgınlıklarla dolu eğlenceli bir film. Bir de kadının zaman zaman çok sevimsizleşmesini bir kenara not ettim: Sen böyle olma Selin!

Le Hérisson/Kirpi (2009): Yaşamaya Değer gibi aptalca bir isim koymuşlar ama ben inatla Kirpi diyeceğim! Muriel Barbery'nin pek güzel kitabı Kirpinin Zarafeti'nden uyarlanmış tatlı bir film. Elbette epey özet şeklinde olmuş, felsefi kısımlar tamamen atılmış, sadece ana konuya odaklanılmış ve bu haliyle kitabın güzelliğinin yanına yaklaşması mümkün değil ama kitaptan bağımsız düşünüldüğünde epey büyük bir keyifle izlenebilecek bir film.

Rebecca (1940): Film kulübünde Hitchcock haftamızın filmiydi. İzlerken ayrı, hakkında konuşurken ayrı eğlendim.

Gloria (2012): Büyük şehirlerde yaşamanın en büyük nimetlerinden biri kesinlikle festivaller ve Gloria bu yılın festival nimetlerinden. Paulina Garcia'nın performansı görülmeli.

Forget Me Not (2010): Before Sunrise/Sunset/Midnight serisini ve Once'ı seven bunu da sever. Benim gibi Once'ı sevmeyen ama diğer 3'lüye aşık olanlar da seviyor tabii, denedim oldu. Tanıştıkları günün gecesini yürüyerek, dans ederek, konuşarak geçiren bir adam ve bir kadınımız var. Adamımız gitar çalıp şarkı da söylüyor. Sonunda gereksiz bir hüzne neden soktular bizi bilmiyorum ama sonu hakkında ne hissedeceğimi bilemesem de sevdim.

Mama (2013): Sevil'in tavsiyesiyle izlediğim oldukça iyi bir korku filmi. (Korku filmlerinden korkmayı 14 yaşında bırakmış ve o günden sonra bulabildiği en korkunç filmleri bulup izlemiş ancak sadece 1 ya da 2 tanesinden korkabilmiş biri olduğumu belirteyim.)

İyi bir korku filmi olmasının yanında iyi de bir dram filmi. Müthiş detaylarla doldurulmuş olması da bir başka güzellik. El Orfanato'yu beğenen bunu da beğenir.

Populaire (2012): Gayet eğlenceli, Fransız yapımı bir duygusal-komedi filmi. Romain Duris hakkında gayet olumlu hisler besliyorum ancak kaynağından emin değilim.

A Love Song for Bobby Long/Bobby Long'a Bir Aşk Şarkısı (2004): Uzun yıllardır süregelen John Travolta nefretimi yalnızca 2 saatte yok eden film. Şahane müzikleri var ve filmle aynı ismi taşıyan şarkı birkaç aydır en sık dinlediklerim arasında. Scarlett Johansson yetenek ve çekiciliğin bir arada bahşedildiği çok az sayıda insandan biri ve yetenek kısmını bu filmde çok net görmeniz mümkün.

Watchmen (2009): 90 dakikalık filmleri yeri geldiğinde 2 günde bitiren ben 3 saatlik filmi 3 saatte bitirebilmişsem orada bir durup düşünelim bence. Olmuş bu.

Bir Zamanlar Anadolu'da (2011): Bu film için "Çok sıkıcı, çok hareketsiz, hiçbir şey olmuyor," diyen arkadaşların normalde hangi filmleri izlediğini çok merak ettim. Yurdum insanının yaptığı şahane işlere bile bok atmak bizi çok kültürlü yapıyordur belki ya da bu kadar ses getirmiş bir şeyi beğenmeyince o işi herkesten iyi bildiğimizi gösteriyoruzdur. (Hiçbir şeyi beğenmemenin o işten çok iyi anlamak olduğunu sanan çok akıllılar hâlâ yok olmadılar. Maalesef.)

Bu filmi tek kelimeyle özetleyeceksem "şahane" der ve susarım.

Life of Pi/Pi'nin Yaşamı (2012): Bu filmi sinemada izlemediğine çok pişman olanlar olarak toplanıp dünyayı ele geçirelim diyorum. Epey kalabalığız, yaparız bu işi. Tanıtımını imax'de izlemiştim ben, o sayılır mıııı :( 

Bu kadar övülmesi boşa değilmiş.

Lo imposible/Kıyamet Günü (2012): Klasik dünyanın sonu filmlerinden biri çağrışımı yapsa da biraz daha iyi ve Ewan McGregor var. Ewan McGregor varsa ben de varım. (Spoiler!!!!!!!!  Bir de filmi izlerken o çocuklara nasıl üzülmüşsem ve filmin içine nasıl girmişsem manyak gibi ağladım kavuştukları sahnede.)

Iron Man 3/Demir Adam 3 (2013): 1 ve 2 kadar sevdiğimi söyleyemem ama Robert Downey Jr.'ı Iron Man olarak izlemeye bayılıyorum. İzlerken epey eğlendim yine.

Somewhere in Time/Zamanın Bir Yerinde (1980): İzlediğim en farklı zaman yolculuğu filmiydi. Bilimkurgu tadında bir şey beklemeyin tabii. Bildiğiniz dram filmi.

Les Quatre Cents Coups/400 Darbe (1959): "Şimdiye kadar izlememiş olmanın utancıyla" serisi 3 oldu!

Det Sjunde Inseglet/Yedinci Mühür (1957): 4 oldu!

North by Northwest/Gizli Teşkilat (1959): Arizona Dream'i ilk izlediğim günden beri (kaç kez izledim bilmiyorum) bu filmi izlemek istiyorum, kısmet 2013'eymiş. Bu da artık baş ucu filmlerimden.

Shine (1996): Bu film 2004'ten beri bilgisayarımda izlenmeyi bekliyor ya yuh diyorum kendime. Muhteşem. Geoffrey Rush sen ne güzel adamsın!

Offside/Ofsayt (2006): İran milli takımı dünya kupası eleme maçı oynamaktadır ve bir grup kız çocuğu -birlikte değil- erkek kılığında maça girmeye çalışırlar. Çok eğlenceli bir hikâyeyle size kadının toplumdaki yerini ve aslında içler acısı durumunu gösteren filmin yönetmeni Jafar Panahi.

Before Midnight/Gece Yarısından Önce (2013): Ahhhhhhh!!! Seni öyle çok bekledim ki! Bu seriye aşığım ve bu filme de bayıldım. Kendinizi hiç bozmadığınız için kocaman bir alkış!

Hotaru No Haka/Ateşböceklerinin Mezarı (1988): Güzel, çok güzel, aşırı şekilde hüzünlü ayrıca. Muhtemelen ağlayacaksınız izlerken, hazır olun. İçinde barındırdığı hüznü izleyiciye o kadar güzel aktarıyor ki...

Despicable Me 2/Çılgın Hırsız 2 (2013): E bu birinciden daha güzel! :) Daha şimdiden kaç kez izledim bilmiyorum, ilk filmi izlediğim günden beri mutluluk kaynağım oldular. Canlarım.

Etz Limon/Limon Ağacı (2008): İsrail, Filistin, limon bahçesi ulusal güvenlik sorunu olan Selma, aşk, kaybedilen/kaybedilmeyen insanlık... Biraz umut, biraz öfke...

Toki o Kakeru Shôjo/Zamanda Sıçrayan Kız (2006): Zamanda geriye gidip olayları değiştiren ve işleri yoluna soktuğunu sanan kızımız bir zaman sonra durumun sandığı gibi olmadığını fark eder. Daha fazlası spoiler olur :) Gayet keyifliydi, izleyiniz.

Perfect Sense/Yeryüzündeki Son Aşk (2011): Aslında çok iyi değildi ama film bitince gerçekten etkilediğini hissettim. Duyularınızı sırayla kaybetmenize sebep olan bir hastalık, kusurlu ana karakterler, Eva Green ve Ewan McGregor'un oldukça iyi performansları derken sevdim sanırım. "Ewan McGregor varsa ben de varım," cümlemi yineliyorum.

Looking for Eric/Hayata Çalım At (2009): Bu filmin Türkçe ismini seçen arkadaş geçmişte Bend it like Beckham'ı "Hayatımın Çalımı Beckham" olarak Türkçeleştiren kişinin aynısı mı? (Bu soruyu soran kim bilir kaçıncı kişiyimdir...)

Ken Loach pek sevdiğimiz bir yönetmen abimiz, bu filmini de sevdik. Ne yapsa seviyoruz.

Hiroshima mon amour/Hiroşima Sevgilim (1959): Bu güne kadar izlememiş olduğum için utandığım filmler kaç etti bununla birlikte? Dün de kitabını bitirdim. Çok güzel, çok...

Un Giorno Perfetto/Mükemmel Bir Gün (2008): Biz Ferzan Özpetek'i de seviyoruz. Sarsıcı bir son, her zamanki hoş müzikler, özenle oluşturulduğu belli olan karakterler...

The Help/Duyguların Rengi (2009): 2009'dan beri bu filmden her bahsedenin üstünde durduğu tek şey filmin çok ağlatması olunca uzak durmayı tercih ettim. Yine aynı yere geldik, izleyiciyi/okuyucuyu ağlatmak nasıl bir güzellik ölçütüdür anlamıyorum ve anlamak istemiyorum. Bu yıl uzak durmayı bırakıp izledim ve gayet etkileyici buldum. Oyunculuklar kesinlikle görülmeye değer. Ayrıca ağlamadım, evet, duygusuzum ben.

Mine Vaganti/Serseri Mayınlar (2010): Henüz Ferzan Özpetek filmlerinin tamamını izlemedim ama izlediklerim içinde sanırım en çok bunu seviyorum. (Yuh bana, Karşı Pencere'nin bana neler yaptığını nasıl unuttum?!) Özpetek filmlerinin galiba en sevdiğim kısımları sonları. Bu da beni çok etkiledi, çook!

Gözlerdeki Sır/El Secreto de Sus Ojos (2009): 2010'da En İyi Yabancı Film dalında Oscar alan bu filmin hakkında yazılan tüm güzel şeyleri sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Çok iyiydi, izlenmeli...

Fahrenheit 451 (1966): Kitaptaki en sevdiğim karaktere yer vermemesi haricinde tek bir falsosu bulunmayan harika bir uyarlama. François Truffaut da boşuna François Truffaut olmamış zaten di mi...

Where the Wild Things Are/Arkadaşım Canavar (2009): "Dave Eggers elini Maurice Sendak'in masalından çeksin," diyenlerle aynı fikirde değilim. Oldukça iyi. Çocukluğunu masallarda geçirmiş ve sık sık kaçıp bir tanesinin içine saklanmayı ummuş yetişkinlerin keyifle izleyeceğini düşünüyorum.

Yeopgiyeogin geunyeo/Hırçın Sevgilim (2001): Güney Kore'nin en iyi duygusal-komedilerinden biri olarak kabul edilmekteymiş. Yıllardır bilgisayarımda dururdu, artık izleyeyim dedim. Sıradan duygusal-komediler gibi başlıyor, ilerledikçe farkını belli ediyor. Önemli farklılıklarından biri de 2 saat sürmesi. Hollywood da hemen aynından bir tane çekmişti My Sassy Girl adında. İzleyecekseniz bunu izleyin bence.

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir (2011): Lütfen izleyin. İstanbul'da yaşıyorsanız da yaşamıyorsanız da izleyin.

Beasts of the Southern Wild/Düşler Diyarı (2012): Ne güzel bir şeysin küçük kız sen! Akademi'nin yediği halt umrumda değil, benim Oscar'ım kesinlikle sana! Onlar hâlâ ilgi çekmeye çalışsınlar, pehhhh!!! Neymiş, genç kuşağı çekeceklermiş. Aferin.

Medianeras/Yan Pencere (2011): İzlerken sevmemeye daha yakındım, bittikten sonra sevmeye karar verdim. Zaman geçince daha hoş gelmeye başladı. 

Dans La Maison/Evde (2012): François Ozon sevdiğimiz yönetmenlerden bir diğeri. Bu filmi de kesinlikle kariyerinin en önemli çalışmalarından biri olarak anılacak ileride. Gerçek ve kurgunun pek çok yerde birbirine karıştığı filmimizde edebiyat aşığı bir öğretmen, tuhaf eşi, kendisinin zamanında yapamadıklarını yapma potansiyeli olan öğrencisi, gözlemlerle başlayıp hafif çapta bir sapıklık boyutuna ulaşan bir yazma süreci var :) Kesinlikle izlenesi...

Night Train to Lisbon/Lizbon'a Gece Treni (2013): Kitabını okumadım, ne derece başarılı bir uyarlama olduğu konusunda bir fikrim yok. Ama sadece bir film olarak bakılınca fena olmamış diyebilirim. Kitap bu kadar satmasına rağmen sadece festivalde gösterilmesini yadırgamıştım ama tam festivallik bir film olduğunu hissettim izledikten sonra. Kitabı da yakın bir gelecekte okuma kararı verdim.

Driving Miss Daisy/Miss Daisy'nin Şoförü (1989): İzlemediğime utandığım filmlerden birini daha listeden çıkardım. Ben ettim, siz etmeyin, bu filmi hâlâ izlemediyseniz mutlaka izleyin.

De Rouille et d'Os/Pas ve Kemik (2012): Etkileyici ve hüzünlü bir hikâye, yanında bir de pek güzel işler çıkarmış oyuncular... Olmuş.

Les Emotifs Anonymes (2010): Mis gibi çikolata kokan pek tatlı bir Fransız romantik-komedisi. 

Drive/Sürücü (2011): İzlerken fena bulmadığınız ama tekrar tekrar izlemeyi istemeyeceğiniz ya da üstüne çok fazla düşünmeyeceğiniz filmlerden. Arada bunlar da lazım. Bir de şu Ryan Gosling'i her filme koymayın rica ederim ya. 3-4 filmi sırf onun yüzünden yarıda kapattım, gayet iyi filmleri bile zar zor izliyorum beyefendinin ifadesiz yüzü, donuk halleri ve sinir bozan hareketleri yüzünden.

Immortal Beloved/Ölümsüz Sevgi (1994): Söyleyecek iki şeyim var: 
1- Muhteşem! 2- Gary Oldman.

Young Adult (2011): Çok ilgi çekmeyen bir konuyu alıp gayet kötü sayılabilecek bir şekilde işlediklerini ben de kabul ediyorum ama Charlize Theron şahane bir iş çıkarmış, sırf onun için bile izlenebileceğini düşünüyorum.

The Dreamers/Düşler, Tutkular ve Suçlar (2003): Gördüğüm pek çok olumsuz yorum yüzünden oldukça temkinli yaklaştığımı itiraf etmeliyim. İzledikten sonra söyleyeceğim şeyse şu: "Bu filmde gördüğünüz tek şey 'seks' ise sorunu kendinizde arayın canım." Güzel müzikler ve şahane göndermelerle dolu bir film. Nasıl bakarsanız öyle göreceğiniz kesin tabii.

Nuovo Cinema Paradiso/Cennet Sineması (1988): Bu filmi bunca zaman neden izlememişim?!! Çok güzel, çok saf, çok tatlı, çok yakıcı...

Incendies/İçimdeki Yangın (2010): Çok iyi bir film olarak ilerliyor ve çok çok iyi bir film olarak bitiyor. Afişini, ismini ya da onu çağrıştıran herhangi bir şeyi her gördüğünüzde yeni izlemişsiniz gibi hissettiğiniz ve izleri hep taze kalan filmler var ya, işte onlardan biri olacak benim için.

Diarios de Motocicleta/Motosiklet Günlüğü (2004): Bu filmi de bir türlü izleyememiştim. Che'nin henüz o dünyanın iyi tanıdığı ve bildiği Che olmamışken yaşadığı hayattan bir kesit olarak özetlenebilecek filmde Gael Garcia Bernal yine kendini keyifle izletiyor.

Los Cronocrimenes/Suç Zamanı (2007): Ben bu filmin Türkçe ismini "Suç Zamanı" değil "Zaman Suçları" diye hatırlıyorum ama neyse. Sade ve iddiasız olduğu kadar güzel de olan bir zaman yolculuğu filmi. 

La Haine (1995): Bu filmin Türkçe adı gerçekten "Protesto" muydu? Aramaya üşendim şu an. Bu filmi de bu zamana kadar izlememiş olan çok fazla sinemasever kalmamıştır sanıyorum, ben onlardan biriydim, artık değilim.

Shame/Utanç (2011): Birbirinden sığ yorumlar yüzünden bu filmi de es geçecektim. Fassbender gayet başarılı bir performans sergilemiş, Carey Mulligan da öyle. Film boyunca hissettiğim o soğukluğun renk tercihlerinden ve görüntülerin özelliğinden kaynaklandığını belirten bir yorumla birlikte az evvel küçük çapta bir aydınlanma yaşadım. Yönetmeni bir daha takdir ettim. 

Liberal Arts (2012): Çok iyi bir film olduğunu ya da çok şahane oyunculuklar izleyeceğini iddia edemem ama Josh Radnor'un ikinci filmi de ilk filmi gibi size aslında çok iyi tanıdığınız hayatları anlatıyor, arada hüzünlendiriyor, bazen içinizi ısıtıyor. Sevdiğim tüm filmlerin iyi filmler olduğu yanılgısına düşmemem gerek. Bu film iyi sayılmaz belki ama sevdiğim bir film. Sevgili Josh Radnor, sen film yap. Diziler falan boş işler. Dizilerin hepsi boş değil tabii de sizinki epey boş canım.

Les Misérables/Sefiller (2012): En sevdiğim romanlardan birinin uyarlamasını sevmeme ihtimalim daha yüksekti ama çok severek izledim. Hugh Jackman ve Anne Hathaway'in performansları şahane. (Ben bu filme kadar Anne Hathaway'in oyunculuğunu hiç ama hiç beğenmezdim. Ciddi ciddi kendini aşmış.)

Django Unchained/Zincirsiz (2012): Geçen yılki favorilerimden biri kesinlikle. İflah olmaz bir Tarantinosever sayılabilirim. (Bir kez daha dünyayı ele geçirme teklifi sunuyorum: İzlemeden önce Django nasıl telaffuz edilir bilmediği için filmin adını söylemekten kaçan ve "Tarantino'nun son filmi" diye bahseden, izledikten sonra ise büyük bir rahatlıkla ismini söylemeye başlayanlar olarak bir örgüt kurarsak dünyayı ele geçirebiliriz. Ben epey minion biriktirdim, o kısmı dert etmeyin.)

Seven Psychopaths/ Yedi Psikopat (2012): Deliler gibi beklediğim filmlerin vizyona girmemesi fikri hanginizin başının altından çıkıyor bilmiyorum ama hakkınızda söylediklerimi duymak istemeyeceğinizi garanti ederim. Martin McDonagh beni yine hâyâl kırıklığına uğratmadı. Tom Waits'li bölümleri kaç kez geri alıp tekrar izledim bilmiyorum. Sam Rockwell'i aday bile yapmayan Akademi, lütfen ölür müsün? 
Baş ucu filmlerine +1.

The Shop Around the Corner (1940): Aşık olduğum You've Got Mail'in orijinali :) Pek tatlı!

Lars and the Real Girl/Gerçek Sevgili (2007): Ryan Gosling'in sinirimi bozmayı başaramadığı tek rolü bu yanılmıyorsam. Abartılı bulmanız mümkün ancak böyle durumlarda izlediğiniz şeyin bir film olduğunu ve sinemanın gerçek hayatı birebir kopyalamak gibi bir zorunluluğu bulunmadığını hatırlamakta fayda var. Farklı bir konuyu samimi sayılabilecek bir atmosferde işlemiş, fena olmamış.

Amour/Aşk (2012): Bazı filmler muhteşemdir ancak sadece bir kez izleyebilirsiniz. Çok isteseniz de ikinciye asla cesaret edemezsiniz. Aklınızın bir köşesinde hep sizi en çok etkilemiş filmlerden biri olarak durur. İşte bu film o film.

Sanırım 1-2 kelimeyle de olsa bahsetmek istediğim filmleri bitirdim. Hangisi etki bırakmış, hangisinin konusunu bile unutmuşum gibi sorularıma da cevap buldum yazarken, iyi oldu :)


27 Aralık 2013 Cuma

2013 (7)

     Sona ulaştık!

     Tabii yazmayı kesin olarak düşündüğüm pek çok kitabı da atladım bu arada, yazık oldu.



     Bu yıl okuduklarım içinde en güzellerinden biri.

5/5



     Her kitapseverin okuması gereken kitaplar listemdeydi, okuduktan sonra "Her insanın okuması gerektiğine inandığım kitaplar" listesine girdi. Lütfen okuyun. Bu bir tavsiye değil, rica.

5/5



     Hayal gücü filan bir yana yazdıklarını biraz incelediğinizde çok özel bir dili olduğunu fark ediyorsunuz Gaiman'ın. İşte bunu fark ettiğim kitap bu güzel öykü kitabı oldu. Bazı yazarlar seçtikleri hiçbir kelimeyi rastgele seçmiyorlar. İyi de yapıyorlar.

4/5



     Ben Kürk Mantolu Madonnacı değilim. Sabahattin Ali dendiğinde aklıma ilk olarak bu geliyor. Hâlâ Sabahattin Ali okumamış bir edebiyatseverseniz çok şey kaçırıyorsunuz.

5/5



     Okumadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz serisinden bir başka kitap...

5/5



     Samantha Hunt Tesla konusunda dersine iyi çalışmış, orası belli ama kendi kurgusu olmamış. Halbuki güzel bir hikâye bulmuş, ne güzel şeyler yazılabilirmiş.

2/5 (O da Tesla'nın güzel hatrı için.)



     Bir önceki yazıda bahsi geçen Biçem Alıştırmaları'ndaki biçemlerden bir tanesi lipogramdır. Lipogram belli bir harfe (ya da duruma göre harflere) bir metinde hiç yer vermemek şeklinde açıklanabilir. Bu kitapta Perec'in dışladığı harf E'dir ve yazarın ismi dışında hiçbir yerde "E" harfi göremezsiniz. 

     Hayatımın yönünü değiştirip girdiğim yeni yolda bir köşebaşı olması sebebiyle benim için özel. "Baş ucu kitabı" türünden deyişler yeterli değil. 

5/5

     ("Başucu" diye yazarsak coğrafi bir terim olmaktaymış, kitabın hayatımızdaki yerini ifade ederken ayrı olarak "baş ucu" şeklinde yazmamız gerekliymiş, TDK öyle dedi. Her yerde "başucu" şeklinde yazıldığı için şu an gözünüze tuhaf geliyor olabilir diye bir açıklama yapayım dedim.)



     Tolkien.

5/5



     Dünyanın en tatlı kitap isimlerini listelesem ilk sıraya koyarım :) Yalnız yazarla tanışmak için bu kitabı seçmenizi önermem. Başlangıçta Kayboluş'u, Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu ya da Uyuyan Adam'ı öneririm. Bu sonra.

3/5


     Okuduğum 2. Paul Auster kitabı. Okunmaya değer.

3/5

     Bu arada karşıma hiç mi kötü kitap çıkmadı? Çıktı. Bunlar da onlar:



     Otur, sıfır!

     Match Made in Heaven - Bob Mitchell: Leonardo Da Vinci, Marilyn Monroe, Abraham Lincoln, Jeanne d'Arc, Hz. Musa, Picasso, Socrates, Gandhi, Beethoven, Shakespeare, John Lennon gibi isimlerle golf maçı yapacak, son karşılaşmada ise Tanrı ile çekişecek adamın hikâyesi. İlginç görünüyor değil mi? Değil! Hiç değilmiş hem de.

     Şehirler Kitabı - Guillermo Cabrera Infante: En güzel şehirleri anlatacaktı, ben de keyifle okuyacaktım. Olmadı. İsmi ve arka kapağı beni yanılttı. Çok dağınık bir anlatım, oldukça kötü bir dil kullanımı ve sonucunda mutsuz bir okuyucu. 

     The Fault in Our Stars - John Green: Başıma gelecek her şeyi göze alıp "Olmamış!" diyorum, hem de hiç olmamış. Buram buram ajitasyon kokuyor kitabın her sayfası. Edebiyatta/müzikte/sinemada bir iyilik ölçütü olarak "ağlatma"yı ilk kim düşündüyse ve başımıza sardıysa selamlar ona gidiyor. Sevgili yazar okuyucuyu ağlatmaya harcadığı enerjinin bir kısmını karakterlerini tanımaya, sonra onları bize tanıtmaya, her yanı dökülen öyküsünü biraz daha derleyip toparlamaya harcasaymış 2 yıldız verebilirmişim, hatta en azından her sayfada 5 kez ağlamamız gerektiğini bize hatırlatmaktansa sakin sakin hikâyesini anlatsaymış 3 yıldız bile verebilirmişim ama bu haliyle imkânsız.

     Kitapları burada bitiriyorum, ben bittim onlar bitmedi. Kalanlar için de yapacak bir şey yok. Bir ara filmlerden bahsedeceğim, sonra sevgili arkadaşlarımın listelerini okuyacağım ve bu yıl bitecek.

Görüşürüz!

2013 (6)


     http://slnnn.blogspot.com/2013/08/eleanor-park.html

4/5



     http://slnnn.blogspot.com/2013/07/yagmuru-seven-cocuk.html

5/5



     http://slnnn.blogspot.com/2013/08/alnt-21.html

5/5



     Lizzy evlenip Pemberley'de yaşamaya başladıktan sonra ne oldu?

     Elizabeth'in evliliğin ilk yılında olanı biteni anlatmak üzere Jane'e yazdığı mektuplardan oluşan bu kitap bence fena olmamış.

3/5



     Kendine kitapsever diyen herkesin okuması gerektiğine inandığım kitaplardan bir diğeri. Hakkında yazılmış pek çok şey bulabilirsiniz, bir de ben anlatmayayım. 1-2 paragrafla geçiştirmek hata olur, haksızlık olur zaten. Söylemek istediğim tek şey: MUHTEŞEM!

5/5



     Bir önceki kitapla bizi çok üzen Dan Brown'ın dönüşü pek güzel oldu. Deli gibi gün sayıp çıktığı gün okumaya başladığım bu kitap beni sabaha kadar uykusuz bıraktı ve ertesi güne kalmadan bitti tabii ki. Ezeli ve ebedi aşk olarak tanımlamaktan zerre kadar utanmayacağım Robert Langdon bir diğer ezeli ve ebedi aşk olan canım şehrim İstanbul'da dolanır da ben aklımı kaçırmamayı nasıl başarırım? :) Melekler ve Şeytanlar'ın hemen altına ve Da Vinci Şifresi'nin yanına yazdım bu kitabın ismini. 

     Bir de ilk filmlerin tüm başarısızlığına rağmen bu kitabın filmini deli gibi beklediğimi itiraf edeceğim. Tom Hanks İstanbul'a gelecek! Aaaaaa!!!!!!

     (Dan Brown'un bizzat teyit ettiği bilgi: Sıradaki uyarlama Inferno olacak. The Lost Symbol sonraya kalacak.)

5/5 



     S hattı otobüsünde fötr şapkalı bir genç yanındaki adamdan rahatsız olur. İddiasına göre bahsi geçen adam, ne zaman biri geçse fötr şapkalı gencimizi iteklemektedir. O sırada boş bir koltuk görür ve hemen oturur. İki saat sonra anlatıcımız genci Cour de Rome'da görür. Yanında bir arkadaşı vardır ve "Paltona bir düğme daha diktirmelisin," deyip diktirmesi gereken yeri gösterirken bunun nedenini anlatıyordur.

     Raymond Queneau işte bu sıradan (ve görünüşte hiçbir şey anlatmayan) öyküyü 99 farklı biçem kullanarak anlatıyor. Arka kapak yazısı şöyle diyor ve ben de sonuna kadar hak veriyorum:

     "Biçem Alıştırmaları, dilin, anlatımın, gerçekliğin çokyönlülüğü ve çeşitliliği üzerine son derece ciddi imalar içeren bir mizah kitabı (ya da son derece gayriciddi bir dilbilim kitabı) olarak okunabilir."

     Şu adamların yaptıklarının anlaşılması için kesinlikle okunması gerektiğine inandığım bir tür baş ucu kitabı: http://www.oulipo.net/oulipiens Edebiyata gerçekten meraklı olanların seveceğine inandığım tuhaf görünen ama inceledikçe önemi anlaşılan bir egzersiz. Elbette pencere kenarına kurulup, kahvenizi alıp sürükleyici bir aşk hikâyesi okumak istiyorsanız sıkılacağınızı garanti ederim.

5/5



     Kapağa koyduğu çıplak adamlarla bikinili kadınların (Parti giysileri+şuh bakışlar da olabilir. Burada esas olan kalitesizlik ve ucuz görünüm. Neyi kastettiğim anlaşılmış olmalı.) vıcık vıcık aşk hikâyelerini 350 sayfada anlatırken kalan 50 sayfayı "Eh hadi distopya olsun bu," diyerek bir takım karanlık gelecek tasvirlerine ayıran kitapları bırakın 14 yaşındakiler okusun. (Aslında okunacak bu kadar iyi şey varken onlar da okumasın, biz okumadık bir yerimiz eksilmedi.) Distopya neye benzer görmek için kendisinden sonra gelenlere prototip oluşturduğu bilinen bu güzel kitabı okuyun. Sonra Cesur Yeni Dünya'yı, sonra 1984'ü...

     ("Goodreads'de oy vermek üzere distopya listesine giren, okunmaya değer en fazla 10 kitap gören ve listedeki diğer kitapların hepsinde yukarıda anlattığı özellikleri gözlemleyen zavallının dramı ve serzenişi" koydum bu paragrafın adını.)

5/5



      Tolkien'ı çok seven ve kızına bu nedenle Eowyn ismini veren anne sevilmez de ne yapılır?!

     1920'lerde Alaska'da yaşayan Jack ve Mabel çiftinin çocukları olmamaktadır ve bu durum onları birbirlerinden uzaklaştırmaktadır. Yeni bir başlangıç niyetiyle taşındıkları ıssız yer Jack'e iyi gelir ama Mabel için aynı şey söz konusu değildir. Bu sırada birden ortaya çıkan gizemli kız çocuğu hayatlarına girer...

     Çok hoş bir ilk roman. Yazar 40'lı yaşlarda ve bu 5. kitabı deseniz inanırdım. Çok güzel bir dili ve muhteşem tasvirleri olduğunu söylemeden geçmek istemiyorum. 

4/5



     Georges Perec eline kâğıdını ve kalemini alır, Saint Sulpice meydanındaki bir kafeye oturur ve gördüğü şeyleri not eder. Yine arka kapaktan bir alıntıyla: "Hiçbir şey olmadığını düşündüğümüz anlarda olanları anlatır."

4/5



     Fenerbahçe sayesinde hayatıma dahil olmuş tanıdık yüzler ve tanıdık isimlerden çok tanıdık hikâyeler. Beni anlatmasını bir kitap için iyi olma ölçütü olarak görecek yeri çoktan geçtim ama bu kitap için bunu elbette söyleyeceğim: "Bu kitap fena halde bizi anlatıyor."

     Elbette bu yıl en sevdiklerim listesinin tepesine yerleşiyor ve 5/5 puan alıyor. 

2013 (5)


     Alper Canıgüz ismini yıllardır duymama rağmen kitaplarını hiç merak etmemiştim. Cehennem Çiçeği çıktığında kapaktaki "Alper Kamu" ismi sayesinde ilgimi çekti, iyi ki de çekmiş.

     Kuralcıyım ve düzenliyim, elbette ilk kitaptan başlayacaktım. (Aklından geçen "Tabii ki öyle yapacaktın," cümlesini yavaşça bir kenara bırak ve Goodreads'ten bak bakalım ilk romanı okumadan ikinciyi okumuş kaç kişi var.) Önce Oğullar ve Rencide Ruhlar'ı aldım. Geçmişte bir arkadaşımın şiddetli tavsiyeleri üzerine ismi lazım olmayan bir yazarın 3 kitabını birden almaya niyetlenmiş, son anda fikir değiştirmiş ve sadece bir kitabıyla eve dönmüştüm. Okurken o kitaptan ve yazardan öyle nefret ettim ki... O günden beri tanımadığım yazarlara temkinli yaklaşıyorum, ilk olarak bir kitaplarını alıp beğenirsem gerisini getiriyorum. (Zaten olması gereken de bu elbette.)

     Oğullar ve Rencide Ruhlar hemen bitti, biter bitmez de Cehennem Çiçeği'ne koştum. Alper Kamu tanıdığım en özel karakterlerden oldu. Anlattığı hikâyenin dışında Alper Canıgüz'ün anlatımını ve dilini de çok sevdim. 


     Oğullar ve Rencide Ruhlar seriye giriş gibi, Cehennem Çiçeğinde ise artık karakterler iyice oturmuş, Alper kendini tamamen bulmuş. Bir de komik, çok komik.

     Cehennem Çiçeği'ne başlarken "Acaba ilki kadar sevecek miyim?" demiştim, daha çok sevdim. Elbette ikinci kitabı daha iyi anlayabilmek ve yorumlayabilmek için önce ilk kitap okunmalı.

     İki kitaba da puanım 5/5



     Çok gerçek, çok samimi. Sanki oturmuş da yazardan anılarını dinliyormuşsunuz gibi. (Okumadan önce bu kadar çok insan tarafından övüldüğünü görünce olumsuz şeyler hissetmiştim ama yanıldım.)


4.5/5


http://slnnn.blogspot.com/2013/10/uyuyan-adam.html

5/5


http://slnnn.blogspot.com/2013/10/kirpinin-zarafeti.html

5/5


     Kitapçıda elime alıp sayfalarını karıştırırken beni ciddi ciddi heyecanlandırmıştı ve büyük bir okuma isteğiyle satın aldım. Umduğum kadar iyi miydi? Üzgünüm ama değildi. Beklentilerinizi yüksek tutmayın derim.

3/5


http://slnnn.blogspot.com/2013/09/yagmurdan-kacmayanlarn-sarks.html


     Yine farklı ve ilgi çekici bir konu, üstelik bu kez kalem daha sivri. Amélie Nothomb kara mizah işini iyi beceriyor. Dümdüz bakarsanız çok sıradan hikâyeleri biraz süsleyerek anlattığını düşünebilirsiniz ama onu nasıl okumanız gerektiğini keşfettiğiniz an çok eğleneceğinizi garanti ederim.

4/5


     Peyami Safa'nın diline bayılırım, en sevdiğim kitaplar arasında 2-3 kitabı vardır ve hepsini birden bitirmeyi istemediğim için henüz okumadığım kitapları olması bana mutluluk verir.

     Bu kitabını da büyük bir heyecanla aldım elime ve her şey çok iyi gidiyordu. Sonra erkek karakter "Kadınların sonsuzluğu rahmindedir; kadınlar akıl gerektiren işleri erkeklere bırakmalıdır," anlamına gelen bir cümle söyledi. (Kelime kelime hatırlamıyorum.) Sonra oturup eski kitaplarını düşündüm. Bütün o şeytani kadınları, şeytani olmayanların nasıl erkeklerin dünyasında figüran olduklarını, düşünme işini kadınların yerine de yapan adamları... Soğudum. Çok sevdiğim bir yazardan soğudum. Eskiden bu kadar hassas değildim galiba, belki bu hassasiyetle baksaydım çok sevdiğim o birkaç kitabı hakkında bugün çok başka şeyler düşünecektim.

3/5


     Her kitapseverin okuması gerektiğine inandığım kitaplar listesinden bir tanesini daha bu yıl aradan çıkardım.

4/5


     Necati Cumalı bizim oralardan hikâyeler anlatmış, çocukluğundan, ailesinden... Pek de güzel anlatmış.

5/5


     Georges Perec'in başyapıtı sayılan La Vie Mode d'Emploi, Türkçe ismiyle Yaşam Kullanma Kılavuzu bu yıl okunanlar listemin en önemlilerinden. Perec sizi bir apartmanın tüm dairelerini görebileceğiniz bir yere oturtuyor ve bir yapboz şeklinde oluşturduğu romanın parçalarını size vermeye başlıyor. Arka kapakta geçen bir cümle fikrimce bu romanın en güzel özeti: "Düzensiz büyük bir düzen ya da son derece düzenli bir düzensizlik."

Bunların tümü bir yapboz oluşturur ama bir yapboz hiçbir zaman onu oluşturan unsurların tek tek irdelenmesiyle anlaşılamaz ve parçaların tümü yapbozun nihai amacı konusunda hiçbir fikir vermez. Her parça için gerçekten olası tek bir yer mi vardır?
     "Bak, bütün gözlerinle bak," alıntısıyla başlamasının bir sebebi var elbet :)

     (İsmail Yerguz tarafından yapılmış şahane bir çevirisi mevcut, İmge Kitabevi yayınlamış.)

5/5


     Bir başyapıt, okuyucuyu derinden etkileyen bir yolculuk. Hakan Günday'dan duyup merak etmiştim, sonra Yiğit Bener'den bu kitabı nasıl çevirdiğini dinleyince merakım iki katına çıkmıştı. Baskısı bitti, yeni baskı bir türlü gelmedi, bekledik, bekledik... Neyse ki 2013'ün getirdiklerinden biri bu oldu.

5/5


26 Aralık 2013 Perşembe

2013 (4)

     Kitaplara devam...



     Romain Gary'nin Emile Ajar takma adıyla yazdığı "La Vie Devant Soi"nın varlığından en sevdiğim şarkılardan biri sayesinde haberdar olmuştum yıllar önce. Şöyle diyordu:

     "Geliyor soğuk hava balkanlardan, gelmeyen kalmadı zaten
     Onca yoksulluk varken, güldük kafayı takanlara
     Aşkları yok olan, açları çoğalan ademler diyarında..."

     Vivet Kanetti tarafından yapılan çevirisi iki farklı yayınevi tarafından basılmış: Agora ve Can. Yazarın kendi kitabına koyduğu ismin aynı anlamı ifade edecek şekilde çevrilmesi mümkünse kesinlikle değişmemesi gerektiğini savunurum ama "Onca Yoksulluk Varken" öyle güzel bir isim olmuş ki bu tercihi eleştirmeye kıyamıyorum. ("Onca yoksulluk varken," deyişi kitabın içinde geçiyor ama orijinalinde tam olarak ne şekilde ifade ettiğini kontrol etmedim.)

     Bir hayat kadınının terk edilmiş çocuğu (kendisi bir Arap), ona ve onun durumundaki çocuklara bakılan bir evin sahibi olan Yahudi kadın, diğer çocuklar ve o evde yaşanan hayatları şeklinde özetleyebileceğimiz "Onca Yoksulluk Varken" okumayı yıllardır istediğim kitaplardan ve bu yılın en sevilenlerinden.

4/5



     Like Water for Chocolate'tan şurada biraz bahsetmiştim: http://slnnn.blogspot.com/2013/12/okuma-senligi-ks-2013-1ay.html


3.5/5



     Yine aynı yazıda bahsi geçmekte:
http://slnnn.blogspot.com/2013/12/okuma-senligi-ks-2013-1ay.html


5/5


      İçinde her şey var, içinde hiçbir şey yok. Bu tuhaf kitabı böyle özetlemek istiyorum.

     Bu gerçeküstü hikâye öyle güzel başlıyor ki elinizden bırakmak istemiyorsunuz. İlk yarısını bitirdiğimde 5 puan vereceğim bir kitap olduğuna inanmıştım elimdekinin. Ancak aynı güzelliği ikinci yarıda sürdüremiyor ne yazık ki, puan 3'e geriliyor. Kafamda "Her kitapseverin okumuş olması gereken kitaplar" arasındaydı, okuduğum iyi oldu.

3/5


     Sen çok güzelsin!

5/5


     Yine şurada: http://slnnn.blogspot.com/2013/12/okuma-senligi-ks-2013-1ay.html

     Beklentilerimin yüksekliğinden mi kaynaklandı bilmiyorum ama ben yeterince sevmedim.

2.5/5


     Bu yılın benim için en önemli olaylarından biri yeni bir Hakan Günday kitabına kavuşmak oldu. 

     Bir insan kaçakçısının oğlu Gazâ, sadece 9 yaşında. Bir sayfada Gazâ'dan öldüresiye nefret ederken sayfayı çevirdiğimde ona yapılanlara duyduğum öfkeden gözlerimin yaşarması kitaba dair asla unutulmayacak şeylerden olacak. Bir de uzun zamandır karakterin beyninde dolaştırırken böylesine keyif veren bir roman karşıma çıkmamıştı. 

     Hakan Günday'ı çok seviyorum, hatta en çok onu seviyorum son dönem yazarları içinde. Her bahsi geçtiğinde "Tanımak istiyorsan Kinyas ve Kayra'dan başlamalısın," tavsiyesinde bulunmaya devam edeceğim.

5/5


     Hiçbir şey beklemeden, yoğun zamanlarda kafa dağıtmak için okumak niyetiyle aldığım kitabın bu kadar tatlı çıkması çok güzel oldu. Eleven ülkemizde "On Bir" ismiyle ve Dost Körpe çevirisiyle Domingo tarafından yayınlanmış, okuyucuyu daha ilk sayfalarda yakalayan ve sonuna kadar da hiç bırakmayan tatlı bir kitap. 

     Radyo programcısı Xavier Ireland, temizlikçisi Pippa, programdaki tuhaf yardımcısı Murray, kitabın en başında alınan karar ve bu kararla bağlantılı olarak değişen 11 hayat... Tabii böyle anlatınca "Aldığınız her kararın hayatınızda çok büyük etkileri vardır, en küçük hareket bile onlarca şeyi değiştirir," mesajını her sayfada 3 kez tekrarladığını hayal etmeyin. Kitabın en iyi tarafı da bu zaten. O sadece hikâyesini anlatıyor, gerekli mesajları okuyucunun alacağını biliyor. (Ben buna "Okuyucuyu salak yerine koymuyor," diyorum bazen.)

4/5


     Cinayet kitapları çeviren Oya Berlinli Apartmanına taşınır ve eğlence başlar! 

     Tuhaf komşular, cinler, oyuncak bebekler, kabuslar, yılanlar, evin gizli-saklı köşelerinde beliren dualar ve elbette katillerle dolu eğlenceli bir roman. Fazlasıyla sade dili ve akıcı anlatımı ile elinize aldıktan birkaç saat sonra son sayfaya geldiğinizi fark edebilirsiniz. Zaman zaman hikâyenin aksadığı hissini verse de keyifle okunabilir.

3/5


     Tolkien.

5/5


     Yazar olarak Amélie Nothomb'un ismi yazmıyor olsaydı ismi "Kameraya Gülümse" olan bir kitabı bana asla aldıramazdınız. Hikâyede küçük bir yer tutan "Acide Sulfurique" bu kitabı anlatmaya ne kadar yeter sorusunun muhatabı elbette ben değilim ama bir okuyucu olarak "Sülfürik Asit" ismini tercih edeceğimi söylemeden de geçemeyeceğim.

     Her daim kendini hissettiren Amélie Nothomb karanlığı distopik bir hikâyede kendisini daha çok ortaya çıkarmış, ortaya tam olarak Black Mirror dizisini izlerken aldığım tadı veren şahane bir kitap çıkmış. Çok iyi başlamayan kitap beni ne ara etkisi altına aldı, ne ara bitirmeden elimden bırakmayı istemeyecek noktaya geldim hatırlamıyorum.

4.5/5 


     Klasik Woody Allen. Okurken gülersiniz, eğlenirsiniz, düşünürsünüz, "Adam haklı galiba," dersiniz, "Aaa aynı ben," dersiniz, "Burada fazla abartmışsın," dersiniz. Dedim ya, bildiğiniz Woody Allen.

3/5


     Lawrance Block'ın Bernie Rhodenbarr isimli dedektifin hikâyelerini anlattığı seride bulunan kitapların isimleri çok hoşuma gidiyor. Daha önce hiçbirini okumamıştım, sahaf festivalinde dolaşırken "Kendini Bogart Sanan Hırsız"ı görünce kaçırmadım.

     Bir kitapla böyle bir yargıya varmak doğru olmayabilir ama seriye dair güzel olan şey isimlermiş, serinin kendisi değilmiş diye düşünmekteyim. Bu serinden bir kitabım daha var ama yakın zamanda okumayı planlamıyorum.

2/5



25 Aralık 2013 Çarşamba

2013 (3)

     Kitaplar...

     Goodreads'de bu yıl için kendime belirlediğim hedef 75'ti, 1-2 ay önce hedefime ulaştım. Şu anki sayı 91, hafta bitene kadar bitirmeyi planladığım 3 kitap daha var. Böylelikle yılı 94'le kapatmış olacağız. ( https://www.goodreads.com/user_challenges/557398 )

     Bu kitapların bir kısmından bahsetmiştim, bir kısmından kısaca bahsedeceğim. Bazıları bahsedilmeden kalacak, kısmet :)

     Başlayalım. (Sıralama muhtemelen okuma tarihine göre ilerleyecek.)



     Kar İzleri Örttü geçtiğimiz yıl Kırmızı Kedi tarafından yayımlanmış bir öykü kitabı. İçinde günümüz Türk yazınının önemli yazarlarına ait kar, yılbaşı ve cinayet konulu öyküler var. Geçtiğimiz yıl kış mevsimini geçirince okumayı bu yıla bırakmıştım. İstanbul'da kar yağmaya başlar başlamaz okuma zamanı geldi deyip elime aldım.

     Kitabı okuma listeme ekleme sebebim olan Hakan Günday'ın öyküsü en sevdiklerimin başında geldi, bunun dışında özellikle Aslı E. Perker, Barış Müstecaplıoğlu, Doğu Yücel, Ece Erdoğuş, İlknur Özdemir, Menekşe Toprak ve Nermin Yıldırım tarafından yazılmış öyküleri büyük bir keyifle okudum. Kitabın en büyük sürprizi ise Tuna Kiremitçi oldu. 20'li yaşların en başında etrafımdaki herkesin öve öve bitirememesi üzerine okuduğum 2 kitabını hiç sevmemiştim, kitaptaki öyküsünü ise severek ve eğlenerek okudum. (Öyküdeki göndermenin de etkisi var.)

4/5



     O güzel filmin bir kitaptan uyarlanmış olduğunu muhtemelen biliyorsunuzdur. Kütüphanede birden karşımıza çıkışını işaret saydık, okumaya kalktık. (Aslında Olivier Adam'ın başka bir kitabı var yıllardır okumayı istediğim ama galiba vazgeçeceğim.)

     Kısa kısa cümlelerin alıcısı çok var farkındayım, son dönemde kitapları deliler gibi satan pek çok Türk yazar da bu üslubu seviyor. Bense bir okuyucu olarak bunu hiç sevmiyorum ve mümkün olduğunca uzak duruyorum ya da arkama bakmadan kaçıyorum desem daha doğru olur. Satırlar akmıyor, yoruyor, bunaltıyor, hisler satırlara sıkışıp kalıyor, okuyucuya geçmiyor. Kitapla aramızda bir mesafe oluyor sonra; yazar anlatıyor, ben kirli bir camın ardından olanı biteni görmeye çalışıyorum. Dedim ya, olmuyor.

     Filmin yönetmeninin önünde saygıyla eğilip sıradaki kitaba geçiyorum. (Kitabın Türkçe çevirisi henüz bulunmuyor.)

2/5



     "Perec ile aramıza kimse girmesin," dedim ve ilk kez bir yapıtını orijinalinden okudum. İyi etmişim. "W ya da Bir Çocukluk Hatırası" iki ayrı anlatıdan oluşuyor. Biri otobiyografik, Perec'in minicikken kaybettiği babası ve en son 5 yaşında gördüğü annesinin fotoğraflarını anlatması, çocukluk anıları... Diğeri tek uğraşı spor olan bir toplumun hayatı. Yakın tarihte okuduğum biyografisinde gördüğüm resimleri Perec'in sözcüklerinden okumak fazlasıyla duygulandırdı. Bir de kitabın başında "Pour E (E için)" ithafı Kayboluş romanı için ortalıkta dolanan bir iddiayı akla getirdi, hüzün arttı.


     Derler ki Kayboluş romanının ismi annesinin kaybolduğunu bildiren "Acte de Disparition" isimli kağıttan gelirmiş. Romanda E harfi bulunmaz, Fransızcada "E'siz" demek isterseniz "Sans E" dersiniz; "Sans Eux", "Onlarsız" anlamına gelir ve telaffuzu "Sans E" ile aynıdır. Çocukluğunu anlattığı bu kitap "Pour E (E için)" ithafıyla başlar ve burada da "Pour eux (Onlar için)" gelir akla. Çocukluğunuzu anlattığınız bir kitabı çocukluğunuzu hiç görmemiş bir babayla 5 yaşında kaybettiğiniz bir anneye ithaf etmek fazlasıyla anlamlıdır... Belki de çocukluğuna ithaf edilmiştir (Enfance) ya da hayatına giren iki kadından birine (Elle). Kim bilir...

     (Kitabın Türkçe çevirisi Sosi Dolanoğlu tarafından yapılmış ve Metis tarafından yayınlanmış.)


4/5




     Bu yıl tanıştığıma en çok memnun olduğum insanlardan biri Amélie Nothomb. "Ni d'Eve, ni d'Adam", "Ne Havva, ne Adem" ismiyle Türkçeleştirilmiş, Doğan Kitap tarafından basılmış. Kitap Tokyo'da yaşayan 21 yaşında ve Japon milletine aşık Amélie ile Fransızca öğrenmeye çalışan ve kendi milletinin adetlerinden pek haz etmeyen Japon Rinri'nin hikâyesi ama onların arasındaki aşkın hikâyesi değil. Çünkü aşk hikâyesi anlatmak Amélie Nothomb'un işi değil, bu kitap "Aşk ne değildir"in hikâyesi.


4/5



     Mümtaz'a göre huzurun ne olduğu 11. sınıfta bir edebiyat sınavı sorumuzdu ya da sorunun bir parçasıydı, tam hatırlamıyorum. Edebiyat kitabında alıntılanmış küçücük bölümden anlamaya çalışmıştık. Hocamın "Kesinlikle okunması gereken bir kitaptır, bir gün mutlaka okuyun," deyişi yıllarca aklımda kaldı, okumak bu yıla kısmetmiş. Pek çoğunuz okumuşsunuzdur ya da konusundan haberdarsınızdır, uzun uzun anlatmaya gerek yok.

     Arka kapaktaki "İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, adeta bir roman kahramanı gibi ele alınır," cümlesini çok iddialı bulmuştum, az bile söylemiş. Canım şehrim İstanbul'un böylesine güzel bir şekilde ele alınıp romana dahil edilmesi kitabı daha çok sevmemi sağladı. Aşkın İstanbul'a ne çok yakıştığını anlatmak istediğim herkese bu kitabı önermeyi düşünebilirim ileride.

5/5