29 Ağustos 2014 Cuma

İyi ki doğmuş Serkan!

Yaşlanmışız dostum. :)

Biz resmen tanışalı 8 yıl olmuş. Aslında tam olarak 8 yıl 2 ay galiba di mi? Haziran ayında bir Kadıköy akşamı hani...

Tanışmamızla yakın arkadaşlar haline gelmemiz arasında geçen zamanı çok net hatırladığımı söyleyemem ama sonrası epey net. Msn başında sabahlıyoruz, konserlere gidiyoruz, Ada'da bisiklet sürüyoruz, gece vakti cadde kenarında şiir okuyoruz, sabah kahvaltıda poğaça yiyoruz (Sene 2014, ben hâlâ o poğaça mevzuuna gülüyorum.), kırmızı koltukları olan güzel yerler keşfediyoruz, şahane müzikler buluyoruz, Taksim-Kadıköy ve tabii ki Göztepe'nin her metrekaresine güzel anılar saklıyoruz, nefret ediyoruz, sinirleniyoruz, umutsuzluğa kapılıyoruz, vazgeçiyoruz, yürüyoruz, kayboluyoruz, gülüyoruz... Gülümseyerek hatırlanan onlarca güzel an bırakıyoruz geride.

Biliyorsun, geçmişi özleyen insanlardan değilim. Geçmişten çoğunlukla nefret eden insanlardanım. Zamanı geriye alabilme şansım olsaydı pek çok şeyi hiç yaşamamayı tercih ederdim ama bir grup güzel dostla yaşadığımız o güzel zamanları -aynı koşullarla- yeniden yaşama şansımız olsaydı galiba hiç itiraz etmezdim.

Yakın zamana kadar büyüyorduk, bir süredir yaşlandığımızı hissediyorum. (Yine de 27 çok havalı bir sayı, üzülme.) İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor, hayat değişiyor durmadan. Yeri her daim sabit birkaç kişi var yalnızca. Hayat değiştikçe değerini daha iyi anladığım birkaç kişi... Onlardan bir tanesi olduğunu söylememe gerek var mı ki? :)

Yıllar sonra yine bir 29 Ağustos günü, çok çok yaşlandığımızda, o dönem kullanılacak iletişim aracıyla sana yine benzer şeyler yazacağımı biliyorum. Değişmeyeceğini, değişmeyeceğimi biliyorum. Sürekli bir arada olduğumuz zamanlar geride kalsa da olman gerektiğini hissettiğin her an yanımda olacağını biliyorum ve aynı şekilde yanında olacağımı biliyorsun. 

Sadece mutsuzluğumu değil mutluluğumu da paylaşabildiğim ve mutluyum diye benden nefret etmeyen, tam aksine benimle beraber sevinebilen şahane dostum! :)

İyi ki varsın.
İyi ki hep var oldun.

Kutlu olsun.
Mutlu olsun.
Soğuk bir kış akşamı Taksim'de sıcak çikolatalı da olsun.

Nice yıllara.
Çok seviliyorsun!

:)

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Alıntı-24

"Okuma vaktini nereden bulacağız?
Çok önemli mesele.
Başlı başına bir mesele.
Okuma vakti mesele ediliyorsa, ortada okuma arzusu yok demektir. Çünkü, iyice düşünürsek, kimsenin hiçbir zaman okumaya vakti yoktur. Ne küçüklerin, ne yeniyetmelerin, ne de büyüklerin. Hayat, okumaya vurulan sürekli bir köstektir.
- Okumak? İsterim tabii ki, ama iş, ev, çocuklar, zamanım kalmıyor...
- Okumaya vaktiniz olmasına ne kadar imreniyorum!
Nasıl oluyor da, çalışan, alışveriş yapan, çocuklarını yetiştiren, arabasını süren, üç erkeği seven, dişçiye sık sık giden, evini taşıyan şu kadın okumaya vakit buluyor da, mazbut bir hayat süren mirasyedi bekâr bulamıyor?
Okuma vakti her zaman çalınmış bir vakittir. (Tıpkı yazma vakti veya sevme vakti gibi.)
Neden çalınmış?
Yaşama görevinden çalınmış mesela.
Şüphesiz onun içindir ki metro -söz konusu görevin bayatlamış sembolü-  dünyanın en büyük kütüphanesi oluvermiştir.
Okuma vakti, sevme vakti gibi, yaşama vaktini genişletir.
Zaman çizelgemiz açısından düşünülecek olsaydı, kimse âşık olmaya kalkışmazdı. Kimin vakti vardır, âşık olmaya? Ama, kendine sevme vakti tanımayan bir âşık gördünüz mü hiç?"



Daniel Pennac - Roman Gibi (Comme Un Roman)

Metis Yayınları
Çev: Mustafa Kandemir 

21 Ağustos 2014 Perşembe

2014 Yaz Okuma Şenliği - 2. Ay




2. ayı da geride bıraktık. Bu ay okuduklarım şunlar:

2. kategori: Sadece tek bir kitabını okuduğunuz  ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap:

Mine Söğüt - Deli Kadın Hikâyeleri - YKY - 176 s.

Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey'i okuyup çok sevmiştim. Bu kategoriyi görünce aklıma gelen ilk isim Mine Söğüt oldu. (Kitaplığımda çok uzun zamandır okunmayı bekleyen iki kitabının oluşu da bu seçimde etkili.) Deli Kadın Hikâyeleri karanlık bir kitap, okurken kendinizi kötü hissetme ihtimaliniz yüksek. Okuyacağınız zamanı iyi seçmenizi öneririm.

Mine Söğüt'ün dili kullanışındaki ustalıktan mutlaka bahsedilmesi gerekiyor ama bir paragraf değil uzun bir yazı gerekiyor bunun için. Duyduğum saygıyı bir paragrafa sığdıramayacağım. :) (Yıl sonu listeleri yine listelikten çıkacak, yılın son ayını bu değerlendirmelerle geçireceğim belli ki.)

Favori hikâyem: Beni Öldürmek İsteyen Muhteşem Hayat.

http://instagram.com/p/q5DwPKHXZh


7. kategori: Fransız edebiyatından bir kitap:

George Perec - La Boutique Obscure - Denoël - 250 s.

Aldığımız onca Fransız edebiyatı dersinden ve dönem sonlarında yazmak zorunda olduğumuz için bizi bunalımdan bunalıma sürükleyen ortalama 200'er sayfalık incelemelerden sonra arkadaşlarımın pek çoğu nefret etti bu ülkenin edebiyatından. ("Öğretmenlik" bölümüne gelmiş öğrencilere dil ve edebiyat bölümündeki derslerin hepsini zorunlu ders olarak verirseniz nefret ederler tabii.) 60 kişi arasından benim gibi nefret etmeyen, aksine aşık olan birkaç kişi de çıktı elbette. Okul bitti, kendi alanımdan tamamen uzaklaştım sayılır, yüksek lisans eğitimine çeviri alanında devam etmeye karar verdim, o da bitmek üzere ve ben hâlâ her fırsatta Fransız edebiyatında inceleyecek bir şeyler buluyorum. Pişman değilim. :)

Bu kategori için kendime uzun bir liste yaptım, sonra o listede olmayan bir kitabı seçtim. Bundan da pişman değilim. La Boutique Obscure her şeyi listelemeyi seven adamın hazırladığı rüya güncesi. Perec'in 68 ve 72 yılları arasında gördüğü rüyaları anlattığı bu kitabın Türkçe çevirisi bulunmuyor. (İngilizce çevirisi var.)

La Disparition'da önce bir tane, sonra iki, üç, dört ve derken yüzlerce "E" harfi bulduğu rüya kesinlikle favorim. :) (Türkçesi: Kayboluş - Ayrıntı Yay. - Çev: Cemal Yardımcı)

http://instagram.com/p/q1U3BgHXYy

8. kategori: Bir savaş kitabı: 

Tim O'Brien - Taşıdıkları Şeyler - Siren Yay. - 224 s.

Okunacaklar listeme şu yazı üzerine eklemiştim zamanında: http://frailsoul.blogspot.com.tr/2012/07/tasdklar-seyler.html?m=1

Bir kitabın kapağında Siren Yayınları ve Avi Pardo yazıyorsa düşünmeden alabilirsiniz.

http://instagram.com/p/r7ryTvHXXJ/

10. kategori: Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap:

Mike Lancaster - İnsan Sürümü 0.4  - Altın Kitaplar - 222 s.

Şenliğin ilk ay hediyesi olan bu kitabı tatil dönüşünde masamın üzerinde bulunca bu kategori için seçtiğim kitabı biraz daha bekletmeye karar verdim.

http://instagram.com/p/rpU2yMHXYl

14. kategori: Kütüphaneden veya bir tanıdığınızdan ödünç aldığınız veya sahaftan aldığınız bir kitap:

Tzvetan Todorov - Introduction à la littérature fantastique  - Seuil - 188 s.

2. evim haline gelen IFT İstanbul şubesi kütüphanesinde bir süredir gözüme takılıp duruyordu, sonunda alındı ve okundu.

http://instagram.com/p/r5P9eWnXcc

19. kategori: Halen yazmaya, üretmeye devam eden bir edebiyatçıdan bir kitap:

Chuck Palahniuk - Ninni - Ayrıntı - 253 s.

Chuck'ı özlediğimi söyleyip duruyordum bir süredir, kavuşmak çok iyi geldi. Ninni'yi okumaya başlar başlamaz favori kitaplarım arasına aldım. Canım Chuck. 

http://instagram.com/p/ruymocHXfQ

23. kategori: Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap:

Mîna Urgan - Bir Dinozorun Anıları - YKY - 353 s.

Kitap hakkındaki hislerim karışık. Pek çok bölümünü kıskanarak okuduğumu inkar edecek değilim. Atatürk, çok büyük sanatçılar/edebiyatçılar, tanıdığı çok güzel insanlar... Özenmemek elde değil. Benim "hoca" diye bildiğim insanların Mîna Urgan için "öğrenci" olması ayrı bir tatlılık oldu benim için.

Siyaset ve din konularına girdiği kısımları rahatsız edici bulan insanların yazdıklarına denk gelmiştim okumadan önce. Aynı fikirde olmamayı bu kadar rahatsız edici bulmaları bana anlamsız gelmişti. "Bunca yıl aynı fikirde olmadığım onlarca yazar/kitap karakteri tanıdım ve onların sayesinde olaylara başka pencereden bakabilmeyi öğrendim, bence bu rahatsız olunacak bir şey değil, aksine güzel bir şey," demiştim. Okuyunca asıl sorunu gördüm. :) "Ben herkese saygı duyarım," derken "Herkes eşit haklara sahip olmalı," derken ve gerçekten doğru olanı savunurken verdiğiniz örneklerde ve aktardığınız anekdotlarda belli inançlara sahip insanları ya da sizinle aynı koşullarda yaşama şansına erişememiş insanları küçümsüyorsanız söylenen her şey anlamını yitiriyor maalesef. Eşitlik konusunda esasında çok doğru şeyler söylüyorsunuz, sonra sizinle aynı koşullarda doğmamış insanları aşağılıyorsunuz. Belli bir dine inanan insanlara bu topraklarda yapılan haksızlıklardan bahsediyorsunuz (ve çok haklısınız söylediklerinizde), onlara verilmeyen özgürlüklerden şikayet ediyorsunuz, sonra başka dine (Aslında 2 dine) inanan insanları küçümsüyorsunuz... Her tercihlerine karşınıza çıkan her fırsatta nasıl dil uzattığınızı ve o insanlara neler yaptığınızı büyük bir gururla anlatıyorsunuz. Yazarın fikirlerini ve inançlarını değil ama bu tavrını rahatsız edici bulduğumu ben de inkar etmeyeceğim.

Kitabın ilk 100 sayfası kesinlikle keyifle okunuyor. Hiçbir zaman tanışamayacağım o güzel insanlarla ilgili anıları okumak çok güzeldi. Sonraki 250 sayfa ise yukarıda anlattığım şekilde ilerliyor ve aynı şeyi tekrar tekrar okumak bir yerden sonra işkenceye dönüşüyor.

26. kategori: 3 kitaplık bir seri ya da aynı seriden üç kitap:

George R. R. Martin - Taht Oyunları - Epsilon - 850 s.

Sonunda başladım. :) Devamı ikinci aya inşallah.

http://instagram.com/p/rFpnaxHXZi

Durum şöyle:

Sayfa sayısı: 6233 (+62)
Toplam 25 kitap okunduğu için: 250 puan
28. kategori tamamlandığı için: +30
29. kategori tamamlandığı için: +30
30. kategori tamamlandığı için: +50

2. ay sonunda toplam puan: 422



16 Ağustos 2014 Cumartesi

Alıntı-23

"Bizim George Orwell olayı tersinden anlamış.

Büyük Birader bizi gözetlemiyor aslında. Şarkı söyleyip dans ediyor. Şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. Büyük Birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatinizi çekmekle meşgul. Sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. Tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor. 

Hayal gücünüzün tükenmekte olduğundan emin olmak istiyor. Olsa olsa apandisiniz kadar faydalı hale gelene kadar. Dikkatinizi sürekli olarak bir şeylere verdiğinizden emin olmak istiyor.

Ve bu şekilde başkası tarafından besleniyor olmak gözetleniyor olmaktan da beter. Dünya sizi doyurduğu sürece, kimsenin kafanızdaki fikirler konusunda endişe etmesi gerekmiyor. Herkesin hayal gücü köreldiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak."





Chuck Palahniuk - Ninni (Çev: Funda Uncu)
Ayrıntı Yayınları

1 Ağustos 2014 Cuma

Kısacık-46

* Bu yazı tam 7 aydır taslaklarda bekliyor.

* Fransız milletinin Les Revenants diye şahane bir dizisi var. Biraz gıcık insanlar oldukları için bu şahane dizinin ikinci sezonunu henüz çekmemişler ve bu durum beni fazlasıyla üzüyor ama neyse. (Dizinin imdb sayfası) Mogwai imzalı nefis müzikleri, abartıdan uzak senaryosu, özenle oluşturulduğu belli olan karakterleriyle daha ilk bölümden sevmiştim bu diziyi. Bu arada ABD versiyonu da hemen geldi tabii: Resurrection. Drama dozunun abartılması ve hatta zaman zaman duygu sömürüsünde son noktaya ulaşılmasıyla epey sinir bozucu bir uyarlama olmuş. (Tabii sadece ilk bölümü için bunu söyleyebilirim, devamını izlemedim. Belki toparlamışlardır kendilerini.) 

* Matthew Perry Cougar Town'da Courteney Cox'a konuk oldu ve yine gözüme bir şey kaçtı. Geçen yıl Courteney Go On'a geldiğinde de böyle olmuştu. Hele Matthew Perry çekimlerde "Monica" deyince...

* Go On dizisini iptal edeni de hiç affetmeyeceğim bu arada. Mr. K :(

* 3 ayda bir "Friends'in devamı çekilecekmiş," haberini yayan adama kızıyorum, milyonlarca kez yalanlanmasına rağmen inanıp paylaşan adama daha çok kızıyorum. Sen inanıp paylaşmasan ve adamın sitesine tıklamasan o adam o haberi yapmaktan vazgeçecek. O haberleri görünce heyecanlanmayı bırakalı çok oldu, sadece ne kadar özlediğimi düşünüp üzülmeme sebep oluyorlar. :-/

* Müziği ve insanları birbirinden ayırmak akıllıca bir iş. Neydi o öyle, x grubu bilmem kim çok severdi diye o grubu duyunca koşarak mekandan kaçmalar...

* Hayatımda can sıkan şeylerin yaşandığı tüm dönemlerde varlıklarıyla işleri kolaylaştıran insanlar oluyor. İyi de oluyor. Tez canımı sıkıyor, iş konusu canımı sıkıyor, ne yapacağımı bilmemek canımı sıkıyor. Delirmeye yaklaştığımı hissettiğim anlarda Selin ve Cüneyt ortaya çıkıyor. Canlarım. Bu dönemin süper kahramanları onlar. Yazınsal çevirinin inceliklerini öğrenmek üzere bir araya gelmiştik biz, 6 güzel yazarla boğuştuktan sonra bu hale geldik. Çeviri konuşuyoruz, edebiyat konuşuyoruz, tez konuşuyoruz, havadan sudan konuşuyoruz, dünyayı kurtarıyoruz... 

* "Çokluğunda kayboldum," diyor ya, işte o çok acayip bir şey. (Cenk Taner-Hep Yarın Olsun)

* Yıllar evvelkinden farklı düşündüğümüz için bizi yargılayan sözde yakın arkadaşlardan bıktım.
Lütfen yok olur musunuz?
Teşekkürler...

* Bizi "insan" yapan şeylerden biri de bu değil midir? Tabii ki değişeceğiz. 7 yaşındayken hayalini kurduğum mesleğin, 16 yaşındayken aşk sandığım şeyin, 20 yaşındayken doğru sandığım milyonlarca saçmalığın peşinden koşmaya devam mı edeyim sırf "Eskiden böyle demiyordun amaaaa,"larınızdan kurtulmak için?

* Sürekli yalan söylemesiyle tanınan bir arkadaşım güvendiği birinin kendisine yalan söylediğini öğrendiğinde "Herkesi kendim gibi sanıyorum," demişti. (Gözlerini kısıp uzaklara dalmış mıydı ya da sigarasından derin bir nefes çekmiş miydi hatırlayamadım ama tam da öyle bir andı işte.) Herkes senin gibi işte, hepsi yalan söylüyor. Yanılmamışsın yani. Hani doktorum diyor ya: "Everybody Lies."

* House of Cards güzel. İzlemeye seçim zamanı başlama hatası yapınca bir süre ara verdim ama güzel. Elementary var bir de bu ara hayatımda. Canım Jonny Lee Miller, çok güzelsin! 

* Sevmediğim türden insanları hayatıma dahil etmemeyi hâlâ öğrenemedim. Bu gidişle de öğrenemeyeceğim. Şu konudaki hatalarımdan ders alabilsem keşke.

* Kendime tişört almaya çalıştım, bulduğum her şeyin üzerinde kedi olunca vazgeçtim. Kediye tapma modası bitince beni uyandırın, olur mu?


* Çok sevdim: http://vimeo.com/90858660 Üstünden epey zaman geçtiği için büyük ihtimalle görmüşsünüzdür ama yine de burada dursun.
(Usual Suspects'i deliler gibi sevdiğimiz inkâr edecek değiliz.)

* Bazen ortaya konuşuyormuş gibi yapan birinin aslında sana laf sokmaya çalıştığını anlarsın. Gülersin. Çünkü böyle şeyler için fazla büyümüşsünüzdür. İşte öyle bir şey... :)

* Eskiden çok kızardım. Cevap verme ihtiyacı duyardım. Birden değiştim. Şimdi sadece bir anlığına kızıyorum, sonra önemsemediğimi fark ediyorum. Hayat kısa. :)

* Kitaplı fotoğrafları çok seviyorum. Sık sık bu türden fotoğraf paylaştığım için arkamdan konuşan oluyordur illa ki. Başkaları için söyleyen bana da söylüyordur. Benimle başkasının dedikodusunu yapanın başkasıyla benim dedikodumu yapması gibi bir durum bu. Kaçınılmaz.


* Kitaplı fotoğrafların sevmediğim bir türü var. Hani bazı hemcinslerim vücutlarının herhangi bir bölümünü göstermek istiyorlar ama doğrudan o şekilde bir fotoğraf paylaşmayı da istemiyorlar, ilgili fotoğrafın bir köşesine bir kitap sıkıştırıyorlar. Ancak çok dikkatli baktığınızda o kitabı görebiliyorsunuz. :) İşte bunu sevmiyorum.

* Bazı zamanlar günler 48 saate çıkmış gibi oluyor. Yapmak istediğin her şeyi yapıyorsun ve düşündüğünde o kısa döneme o kadar şeyi nasıl sığdırdığını anlamıyorsun. Temmuz ayı böyle geçti işte.

* Sevmediğimiz biri yaptığında dalga geçeceğimiz şeyleri sevdiğimiz biri yapınca "Aslansın, kaplansın," dememiz ikiyüzlülükte son nokta değildir, daha beteri de vardır muhakkak. Ama sıralama yapacak olsak ilk 10'a girebilir. Arkadaşlıkların buna dayanması ve bu duruma son verdiğinizde o arkadaşlığın da son bulması çok çirkin. 

* Buna dayanmayan dostluklar da var. Birbirlerine karşı dürüst olabilen güzel insanların sayısı çok fazla değil tabii.

* Kış boyunca "Yaz gelsin yeaa," diye söylenip duran arkadaşlar bu yazın herhangi bir gününü düşündükleri an söylenmekten vazgeçerler umarım. Diğer 3 mevsimle ilgili bir sıkıntım yok ama böyle sıcak olmaz, olmamalı, olmasın.

* Bir gün blog yazmaktan ne kadar soğuduğumu fark ettim. Kendi kendime artık yazmama kararı almıştım. Şenlik listeleri dışında bir şey yazmayışımın sebebi buydu. "Artık yazmayacağım," konulu yazıların %95'inin "Biraz ısrar edin, ilgiye ihtiyacım var," anlamı taşıdığına inandığım için öyle bir yazı da yazmadım tabii ki. O geçen zamanda facebook/instagram/twitter/mail üzerinden öyle tatlı mesajlar aldım ki kendimi yine blogger kontrol panelinde buldum. Bir yerlerde hiç tanımadığınız birilerinin sizi anladığını ve önemsediğini bilmek çok güzel. 

Çok güzelsiniz sevgili insanlar!