21 Nisan 2016 Perşembe

Kediler, boşluklar ve daha başka şeyler üzerine...



Cumartesi, 18.30 civarları...

Babamı getirdiğimiz hastanenin bahçesine çıkıyorum, hava almaya ihtiyacım var. Bahçede bir kedi takılıyor gözüme. "Gel," diyorum, peşimden geliyor. Banka oturuyorum, bir yanımdaki boşluğa bir bana bakıyor. Elimi bankın üzerine koyunca elimin yanına atlıyor. Sonrasında samimileşiyoruz. Davet beklemeden kucağımda duran çantanın üzerine yerleşiyor ve uykuya dalıyor.

Arada ses duyunca uyanıp başını karnıma doğru uzatıyor, patilerinin yerini değiştiriyor ve yine uyuyor. Karşımızda yemek yiyen bir kadın olduğunu fark edince beni terk etmeye karar veriyor ve kalkıp gidiyor. "Aç olduğunu söylesen yemek alırdım ben sana!" diye trip atıyorum arkasından ama neticede o bir kedi, tabii ki beni umursamıyor.

Cumartesi 21.00-22.00 arası bir yer...

Konudan konuya atladığımız bir konuşmada "Crazy cat lady günlerimin hazırlıklarını tamamlıyorum. İki kedim oldu bile bugün," gibi bir şey söylüyorum A.nur'a. Muhtemelen böyle söylemiyorum ama meali bu. "Ne güzel," diyor. "Kediler seni seviyor. Beni sevmiyorlar mesela."

Hayvanların bizi sevmesinin önemli bir durum olduğuna kanaat getiriyoruz. Paylaştığım fotoğrafın altına "Hayvanlar beni seviyor. Bu önemli bir konu," yazıyorum.

Sabaha karşı 5'te en azından 10 yıldır dinlemediğim bir şarkıyı mırıldanarak uyanıyorum. İnsan beyninin işleyişi tuhaf diyorum kendime, çok tuhaf. Sabah ilk işim o şarkıyı bulup dinlemek oluyor. 10 yıl sonra yine o grubu dinlediğimi bilse bana "Ergen grubu demiştim sana, dinleme şunları," der miydi acaba diye düşünüp gülüyorum.

Pazar, 15.00 civarları...

Eminönü'nün orta yerinde yürüyorum. Bir gün önce iskelelere yaklaşmayın diye uyarı yapılmış. Ben iskelede bekleyeceğim birazdan. Olacak şeylerden kurtulmanın nasılsa yolu yok diyorum, içimde bir boşvermişlik...

A.nur geliyor birkaç dakika sonra. Karaköy'e yürüyoruz. Sevdiğimiz kahvecinin üst katında en köşedeki masaya oturmak istiyorum, kızıyor. Orta yerdeki masaya yerleşiyoruz. Bardakları ve peçeteleri umut dolu olduğu için seviyoruz bu kahveciyi. "Life is a blank canvas," demiş bu kez.

Konuşmanın orta yerinde "boşluk" diyorum. Aklımdan yıllar önce okuduğum kitaptan birkaç cümle geçiyor. Boşlukları tıka basa doldurmaya çalışmamıza hayat deniyordu ama boşluk dolmuyor, büyüyordu yalnızca. Sonra insan o boşluğun kendisi oluyordu. 

Boşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboş.

Boşluk oluyorduk, boşluk olmuştuk, her insan boşluktu. Çok güzel göründüğü halde bin bir zorlukla yediğim kekten sadece kuru kayısı tadı alıyorum. Eskiden yapmayı çok sevdiğim kekleri getiriyor aklıma o tat. Üstünde durmuyorum.

Hayata dair sorularımızı sıralıyoruz ardı ardına. Cevapları ikimizin de bilmediğinin farkındayız, ama sormak gerekiyor. Dile getirmek mühim. Tüm sorular aynı boşluğa çıkıyor.

Bir kitap vardı, öykü kitabı. Biri geçen 3 yılımı, biri de okurken bu durumu bilmesem de birkaç gün sonramı anlatan 2 öykü vardı içinde. İşte o kitaptan bir tane de ona almak üzere Taksim'e çıkıyoruz. Uyarılar geliyor aklımıza. Ne tuhaf di mi? "Gitme!" diyorlar, gidiyorsun yine. Sana bir şey olmazmış gibi ya da aman olursa olsunmuş gibi.

Konusunu ya da yazarını bilmediğimiz kitaplar arıyoruz, adını sevip alalım diye. Bulamıyoruz pek. A.nur benim canıma okuyan öykülerin olduğu kitabı alıyor raftan, ben de yanından aynı yazarın diğer kitabını alıyorum. Belki benim anlatmak istediklerimi anlatmıştır başka bir öyküde. 

"Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk"a gidiyor elim. Uzun zamandır bekliyordu. Belki de beklediği zaman buydu. 

"Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü"yü alıyorum başka bir raftan. Bir gün önce de bir John Berger kitabı almıştım ama bunu almalıydım artık. Dünyanın en güzel isimli kitabı olabilir bu, bilmiyorum. İstanbul'dan Gelen Telefon da çok güzel bir isim. Canım Tom Waits. O şarkıyı yaşamayı çok istediğimi anlatmıştım yıllar evvel bir yazıda. "Ben İstanbul'dayım ve gitmiyorum ama!" demiştim muhtemelen. Gitmiyor değil, gidemiyorum artık. Eskiden ben onu bırakamıyordum, şimdi o beni bırakmıyor. Birbirimize tıkılıp kaldık. 10 yıl önce İstanbul'a nasıl küstüğümü anlatıyorum. Köprüden geçerken başımı öte yana çevirişlerimi... Aklımın içinde onunla kavga edişlerimi... İnsan hiç değişmez mi?

Salı, sabah 10.05

Yolda gelirken aklıma Bad Day klibi geliyor, Daniel Powter. Mutsuz hissettiğim her an onu izlemeyi adet edinmiştim bir zamanlar. Baktım, 2005 tarihliymiş, birlikte 10 yılı devirmişiz resmen. Yine izliyorum, yine gülümsüyorum.

Sevgili Jack*,

Ben doğru sözcükleri buldum ve tam da senin söylediğin gibiydi hepsi. Bil istedim. Senin cümleni not olarak düşeceğim bu yazının sonuna: "Bağlaçları, tekrarlanan mastarları ve söylenmeyenleri affet."

Yaşıyoruz. :)


2 kişi de demiş ki:

Ruhsuz Atmaca dedi ki...

Varsak yaşıyoruz, ne olursa olsun. :)

sibylle monroe dedi ki...

Harika.

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?