24 Şubat 2016 Çarşamba

Kısacık - 48



* Hellööö!

* En son yazının üzerine minik bir açıklama ekleme ihtiyacı duydum. O çoktan olmuş bitmiş bir şeydi. Sadece biriktirdiklerimi yazmayı başaramamıştım. Sonra minik bir şey oldu ve her şeyi yazdım, bitti. İyiyim yani, sıkıntı yok. :)  

* Selin Hanımcığım, bitmiş bir şeyin ardından üzüldüğünüz tek şey o kişinin hayatına soktuğunuz güzel filmler, diziler ve kitaplarsa o şeyin bitmesi -en azından sizin için- en hayırlısıdır zaten, öyle değil mi kuzum? SFU falan işte. Salak kafam!

* Benim severken ölçüyü kaçırdığımı biliyor tanıdığım herkes. Çünkü bence böyle şeylere sınır konulmamalı. Neyse. Hugh Laurie konusundaki hislerim de geçmiş yazıların büyük bölümünde görülebilir. Anlatmaya başlarsam bu yazı böyle biter, o yüzden başlamıyorum. Bir de birkaç yıldır manyakça sevdiğim Tom Beyciğim var, Tom Hiddleston. O ikisini alıp bir diziye koydular, haberiniz oldu mu bilmiyorum. Şöyle ki:



Duyduğum saniyeden beri gün saymaktaydım. Bu hafta başladı. Ben de ekrana yapıştım elbette. Tom Bey iyi adamımız. Hatta iyi demek yetmeyecektir muhtemelen. Melek gibi bir insan. Hugh Bey ise tam bir şeytan. Olsun, ben onu öyle de severim. Bu diziyi sırf ben mutlu olayım diye yapmış olabilirler. Çünkü dünya benim çevremde dönüyor. Evet. Öptüm hepinizi. 

* Şimdi 1 dakikalığına Hugh Laurie Beyefendiyi canlı canlı gördüğüm, Kiss of Fire'ı söylerken dinlediğim ve eşlik ettiğim, esprilerine çılgınca güldüğüm o güne gideyim ve biraz gülümseyeyim. Yazıya birazdan devam ederim.

* Sene 2016, hâlâ Marvel filmi izlerken Stan Lee göründüğünde neden güldüğümüzü açıklamak durumunda kalıyoruz. Hâlâ filmin sonundaki sahne konusunda uyarılarda bulunuyoruz. Ama konu sağda-solda paylaşmaya gelince en çok seven sizsiniz, 3-5 layk için yapmadığınız şey kalmıyor. Nasıl olacak bu işler? Hı? 

* Herkesin hak ettiği hayatı yaşadığını söylemek pek adil olmaz. Ama başınıza gelen şeylerin pek çoğu kendi tercihleriniz sonucunda şekilleniyor. Diyeceğim şu: Bir gün biriyle derinliği olan sohbetler edebiliyorken ertesi gün başka biriyle 14 yaşında kız çocuğu gibi sonsuzluk işaretleri falan paylaşmayı seçmek kendi tercihinizdir. Dünyanızda bulunmamaktan mutlu olurum. Oldum bile hatta. Hep böyleydiniz de benim böyle olmayışım üzerinizde psikolojik bir baskı mı yaratıyordu, yoksa 35 yaşında karakter değiştirmeyi normal mi buluyorsunuz acaba?

* Egomu kontrol etmekte zorluk çektiğim günlerden geçmekteyiz değerli arkadaşım. Beni böyle sev. Ya da sevme tabii.

* Kitap dosyaları geliyor. Arkadaşlarım okudu ve hepsi çok beğendi, diyor. Yeteneksiz bulduğum ama yüzlerine karşı söyleyemediğim için yaptıkları şeyleri gösterdiklerinde gülümseyerek geçiştirdiğim insanlar aklıma geliyor... 

* Facebook'ta nefret ettiklerim konulu listenin bir kısmı:
- Uydurma tıbbi paylaşımlar
- Kocişkomla kahvaltı keyfisi, eltimin doğum günüsü, oğluşum, şehzadem, padişahım, #balkaymakoğlum, prenses kızım...
- Nejat İşler'e ya da başka alakasız ünlülere atfedilen kıro sözler
- "Rakı içen kadın" konulu paylaşımlar (Hâlâ mı ya?!)
- Atarlı, bol laf sokmalı, Seda Sayan esintili her türlü şey
...

* Twitter'da nefret ettiklerim konulu listenin bir kısmı:
- Burçlu paylaşımların hepsi. (BİLİM ARKADAŞLAR, BİLİM!!! LÜTFEN AMA! AKLIMIZA HAKARET ETMEYİN.)
- Okumadığınız kitaplardan, tanımadığınız insanlardan yaptığınız tüm alıntılar
- Noktalama ve yazım kurallarından bihaber halinizle yazdığınız tweetler
- 16-24 yaş grubunda, seksi olmaya çalıştıkları profil fotoğrafları, anlaşılmayan cümleleri, sığ halleriyle birtakım hemcinslerim. Her tweetinize bir şekilde laf yetiştirmeye çalışırken çok akıllı göründüklerini sanan, sığlıktan ölürken çok derin olduğunu düşünen, yine aynı yaş grubundan birtakım karşı cins bireyler. Büyüyünce bu halinizden nefret edersiniz umarım. Etmezseniz fena!
...

* Ne yazacağınızı tabii ki bana sormayacaksınız. Nasıl yaşayacağınızı da. Ne haliniz varsa görünüz. Bye.

* Her fırsatta ektiğim, zaman zaman sevimsiz davrandığım insanlar her gün babamı sormak için aradılar. Utandım. Bu kadar iyi davranılmayı hak etmiyorum. Belki de yanlış insanlara iyi davranıyorum ve o arada diğerlerini gözden kaçırıyorum.

* Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşım "Bahsederken gözlerinin içi parlıyordu," dedi, konunun ne olduğunu söylemeyeceğim. Bu cümleyi en son duyduğumda yıl 2006'ydı.

* Geçen hafta spor salonunda 35 yaşında sandığım hanımefendinin 24 yaşında olduğunu öğrenmek suretiyle minik bir şok yaşadım. 24 yaşındaki bu arkadaş evdeki çocuğu hakkında kocasından haber alırken ben de kedili çoraplarımla pilates minderinde yuvarlanmaktaydım. Tamam, biz biraz geç kalmış olabiliriz ama siz de fazla acele etmişsiniz arkadaşlar ya.

* Bir de internette yazdıklarını görüp 16 yaşında sandığım insanların "yetişkin" olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şok var. Bu türden insanların oluşturduğu liste de epey uzun.

* Kişisel ve son derece anlamsız fotoğraflarınızı paylaşıp altına Nazım Hikmet şiirleri yazmanızı anlamıyorum bayım. Konuyla ilgili yerlere çok güzel alıntılar ekleyen insanları çok seviyorum ama senin sinir bozucu olduğunu düşünüyorum. Edebiyat yerinde güzel. Sen antoloji.com'dan kopyaladığın şiirleri bulduğun her yere yapıştırdığında değil. Bu kafa, Kafkaokur denen zırvayı da seven kafa işte.

* Ben de kiraz mevsimi geldiğinde
"What a strange thing!
to be alive
beneath cherry blossoms."
yazacağım bir sakura fotoğrafının altına ve bu benim için çok şey ifade eden bir hareket olacak. Şimdiden söylemiş olayım.

* Sakura mevsiminde Japon beyefendilerin hoşlandıkları Japon hanımefendileri sakura bahçesine götürdüklerini ve bu ağaçlar altında onlara hislerini anlattıklarını okumuştum canım Amélie Nothomb'un bir kitabında. Böyle tatlı mı tatlı bir gelenek varmış. Yalnız ne kadar aradıysam da başka bir kaynakta bu tür bir bilgiye rastlamadım. Umarım gerçekten böyle bir şey yapıyorlardır. Belki de Amélieciğim beni kandırmıştır, olsun. Ben onu yine severim.

* Son zamanlarda en sevdiğim şey Deadpool. Deadpool'dan bahsederek uyuyorum, Deadpool'dan bahsederek güne başlıyorum. Deadpool rap'i dinlerken bildiğim 2-3 cümlesine abuk sabuk bir şekilde eşlik etmeye çalışıyorum ve o sırada balkona çıkıp karşı komşuyu korkutuyorum.

* "Your crazy matches my crazy, big time!" (demişti Deadpool.)

* "First you set yourself to rights. And then your house. And then your corner of the sky." (demişti Pat Rothfuss.)

* "A single dream is more powerful than a thousand realities." (demişti Tolkien.)

* " If you want to be happy, be." (demişti Tolstoy.)

* "Laissez mon âme s'envoler
Loin de misère de la terre
Laisser mon amour se mêler
A la lumière de L'univers" (demişti Quasimodo.)

* Edith Piaf'ın ne söylediği bir önceki yazıda var.

* Patticiğim "I thought to myself that he contained a whole universe that I had yet to know," demişti Robert için.

* Geçen hafta bir şeye çok üzülmüştüm. İyi hissederim diye düşünerek kendime hediye aldım. Bir grup kitaptan söz ediyoruz tabii şu an. Ardından başıma bir sürü şey geldi. Ben üzüldüğüm o şeyi tamamen unuttum veee bu arada kitaplar hâlâ kargoya verilmedi. Peki ama neden? :))

*  Bu yıl Oscar törenini izleyemeyeceğim için üzülüyordum. En iyi film adaylarını bitirdikten sonra üzülmeyi bıraktım. Bunlar ne arkadaşlar? Sinema için ne kötü bir yıl olmuş! Geçen yılın adaylarının en kötüsü gerçekten nefret edilesi bir filmdi ama onun dışındakilerin hepsi bu yılın adaylarından iyi. Maratonu da bitirmedim. Bütün keyfi kaçtı bir noktadan sonra.

* Mad Max'i sevmiştim. The Revenant iyi, ama önceki filmleri gibi tekrar tekrar izlemeyeceğim muhtemelen. Bridge of Spies klişe. Spotlight'ın konusu güzel ama daha fazlası var mı? Pek yok. "Newsroom'un standart bir bölümünün altında," diyenlere katılıyorum. (Hani fazla iyi olduğu için izleyemediğiniz ve 3. sezonda bitirilen dizi vardı ya! Hâlâ kızgınım!) The Big Short, Room ve Brooklyn? Noooo! The Big Short'u sevmedim, diğer ikiliden nefret ettim. Marslı iyiydi ama en iyi film mi? Hayır. İşte Oscar heyecanımı yitirmemin sebepleri.


* Fakat ben bu maddeleri yazmaya günlerce devam etmek istiyorum. O ne olacak?






* Görsel: Pascal Campion