28 Mart 2016 Pazartesi

Kısacık - 50



* "We're halfway to the stars."

* Bazı şeylerin kendimi bildim bileli kötü gitmesine öyle çok alıştım ki bir gün iyi giderse ne yaparım bilmiyorum.

* (GİTMEDİ)

* Belki gider be, sussana geri zekalı, kız ağlıyor şu an!

* Aklınıza "sakin" olarak kazıdığınız, sonra yaptığı şeyleri gördüğünde şoka girdiğiniz insanlar var ya, ben onlardan biriyim. Şu ara aklımdan geçenleri yaparsam vereceğiniz tepkileri hayal edip gülüyorum kendi kendime. "Aslında aklı başında bir kızcağıza benziyordu ama..."

* Geçmişte bıraktığınız insanların hayatlarınızı etkilemeye devam etmesine izin vermeseniz iyi insanlarsınız aslında. Ben mi? 3. dakikanın sonunda geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmaya başlayabiliyorum bir süredir. :)

* Eskiden çok yakın arkadaşım olan bir hanım kızımız "İnşallah bir gün biri bana çok aşık olur da ben de X'in bana davrandığı gibi davranırım ona," demişti. Çok kızdığımı hatırlıyorum. Başka biri yüzünden yaşadığı hayal kırıklığının acısını benden çıkarmaya çalışan bir adam vardı geçmişin başka bir bölümünde. Bana bu türden bir şey söylediğinizde çok sinirleniyorum, sonra aklıma bunlar geliyor ve biraz daha sinirleniyorum. Birincisi bu hareket çok aptalca. İkincisi, bu konuyla hiçbir alakası olmayan birine haksızlık ediyorsunuz ve bu kötülükten başka bir şey değil.

* "Follow your inner moonlight, don't hide your madness," diyordu Allen Ginsberg. Bu cümleyi duvara yazsak ve güne bununla başlasak hayat daha güzel olabilirdi.

* "Şeytan diyor ki: 'Aç pencereyi,
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."

Evet.

* İstanbul'dan Gelen Telefon'u ısrarla tavsiye etmeyi, hatta hediye edip okumayı bitirinceye kadar başında beklemeyi istediğim insanlar var.

* "Maybe ever'body in the whole damn world is scared of each other," demişti Steinbeck. Şu an okumakta olduğum kitabın ithaf bölümündeyse şöyle diyor: "Korktuğumuz şeyleri uzaklaştırmak için yapabileceğimiz tek şey, onları anlatmaktır."

* İnsanların taktikleri beni korkutuyor. Aşkta, işte, hayatta, arkadaşlıkta... Ben bu taktikleri beceremiyor olmaktan memnunum.

* "Does not everything depend on our interpretation of the silence around us?" Hı?

* Bir kelimeden 1.000, sessizlikten 10.000 anlam çıkarabildiğim günler...

* Son günlerin özetini yapayım size: Windows 10'un "Size sürpriz hazırladık!" nanesinden sonra bilgisayarım kafayı yedi. 1 hafta önce yeni telefon aldım ve açar açmaz ekrandaki parlak çizgiyle karşılaştım, "Ölü piksel varmış ama biz bir şey yapamayız, servise gidin," diyen tatlış Vatan sayesinde Bakırköy'deki servisin yollarına düştük. Servisin web sayfasının bize gösterdiği tek ulaşım şekli metrodan sonra biraz yürümeyi gerektiriyordu. 30 dakika sürdü. Dönüşte servisin hemen yanından, bizim sokağın köşesinden geçen otobüslerin geçtiğini öğrendik. Servis de bir şey yapamadı zaten. Beklemeye devam ediyorum. Bitmedi tabii. İnternetten aldığım kılıfı yapan insana nasıl küfür etsem bilemiyorum. Kılıfı geçirdiğinizde asla ama asla telefonu şarj edemiyorsunuz. Neyse, yenisini aldım. O sırada ofis bilgisayarım internete bağlanmamaya başladı. Tamire gidince normalde kullanmadığımız bir bilgisayara geçtim. Orada da klavyeyle imtihanım başladı. Bir harfe bir kez bastığımda o harften 25 tane yazması mı daha kötü yoksa yazdığımı sandığım upuzun cümlenin sadece 1 harfinin yazılmış olması mı daha kötü karar veremiyorum. Bitti mi? Tabii ki bitmedi. Dün de bankadan üst üste mesajlar almaya başladım. Biri kredi kartımla kontör yüklemeye çalışmış, yükleyememiş ama kredi kartını her ihtimale karşı iptal etmek zorunda kaldık. Ben tam bunları yazarken de sokağın köşesinde doğalgaz borusu patladı. Sevgili hayat, ne yapıyorsun acaba?

* İyi ki negatif enerjim elektronik aletleri bozuyor, Merkür retrosu Jüpiter bilmem nesi yüzünden auramız bok gibi, o yüzden başımıza bin bir türlü musibet geliyor, diyecek kadar delirmedim henüz. Ama gidişat bu yönde.

* Eğlenceli bir rüya anlatayım bir de. Dengelemiş oluruz. Deniz kenarında otururken bir denizaltı suyun yüzeyinde beliriyor. Çok seviniyorum ve bağırarak Yellow Submarine'i söylemeye başlıyorum. We all live in a yellow submarine, yellow submarine, yellow submarine!

* "Dünyanın en şeker, en sevimli ihtiyarı gibi görünse de en cin fikirlisi" diye bahsettiğim bir adam vardı. Tabii ki hatırlamıyorsunuz, o yüzden bu sıfatları yeniden sıralıyorum. :) Birlikte metin yazarlığı çalıştığımız sıralarda okuduğu 3. cümlemden sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi: "Hissettiğin şeyleri ifade etmek seni o kadar çok korkutuyor ki her şeyi 3. tekil şahıslara yükleyip anlatıyorsun. Bunlar senin hissettiklerin ama 'benim' diyebilmekten korkmuşsun. Korkma." Gülümsedik birbirimize, "Haklısınız hocam," dedim içimden. Belki de duyulmuştu, hatırlamıyorum.

* Her sabah "Çantam çok ağır, normal insanlar gibi çanta kullanmayı öğrenmeliyim," diyorum. Hafifletmek için çaba sarf ediyorum ama mümkün olmadığını görüyorum. Çünkü ONLARIN HEPSİ BANA LAZIM! Benimleyken "Selincim ya, sende şu var mıdır acaba?" demekten çekinmeyin lütfen.

- Selincim ya, ejderha lazım oldu, var mıdır sende?
- Aaa var tabii. Dün almıştım. Dur bakayım, şurada olacak, hah işte.

* Neden "Selincim" bilmiyorum. :)

* Dün tiyatro günüydü. Bu vesileyle oyunun ortasında telefonunu çıkarıp fotoğraflar çeken tiyatrosever bir instagram grubuna buradan sövmek istiyorum müsaadenizle. Görgüsüzsünüz arkadaşlar, kusura bakmayın. Tiyatroda yatıp kalksanız dahi bu durumunuz değişmeyecek gibi görünüyor.

* Medeniyet mühim.

* Kahve de mühim biliyorsunuz.

* "Mühim" kelimesini sevdiğimi de fark ettiniz. :) Mütemadiyen, kâfi, muhtemelen, gıybet, merdümgiriz gibi kelimeler de var sevdiklerim arasında.

11 Mart 2016 Cuma

Kısacık - 49



* Sosyal mesajımı da verdiğime göre başlayabilirim.

* Anlatmak istiyorum, hiç susmadan. Nereden başlayacağımı ya da ne anlatacağımı bile bilmiyorum. Şu an bu yazıya başladım ama bir sonraki maddede ne olacağı konusunda en ufak bir fikrim yok.

* "Sanki her bir şarkıyı
içimde onun için biriktirmişim," der Rilke bir şiirinde. Bugün iş dönüşünde yıllardır bildiğim ama şimdiye kadar özel bir anlam atfetmediğim bir şarkıyı dinlerken aklıma geldi. "Ne güzel söylemiş," dedim, orijinali nasıl bilmiyorum ama çeviren de ne güzel çevirmiş.

* 50 kişinin sizi duyması ya da anlaması gerekmiyor bazen. Bir kişi kâfi...

* Okunmayı bekleyen bazı kitaplarımın arkasında 6 sıfırlı etiket görünce minik bir şok yaşıyorum.  ALTI SIFIR arkadaşlar! 2005'te atılan sıfırlardan söz ediyoruz. O tarihte kitap alacağımıza çocuk yapsaymışız onun ergenliğiyle uğraşmaya başlayacakmışız şimdi. (Olayın vahametini anlamanız için bu örneği seçtim tabii ki.) İşte bu kitaplar hâlâ beni bekliyor. :(

* Anlıyorum, hayatlarınız çok sıkıcı. Sizler de başka eğlenceniz olmadığı için oturup çevrenizdeki insanları çiftleştirmeye başlıyorsunuz kafanızda. O insanlara dair 3-5 fikrinizden hareketle bu iki kişinin "birbirleri için yaratılmış" olduğuna kanaat getirip harekete geçiyorsunuz. Sizi de anlıyorum, gerçekten. Ama yeter. "Sen şimdi anlamıyorsun ama..."larınız da sizin olsun.

* - X nasıl?
   - X mi? Ohoo, o hikâye çoktan bitti yahu, anlatmadım mı ben?
   - Aaa tüh. Ya bu arada ben daha önce düşünmüştüm de X var diye söylememiştim, bizim bir arkadaş var...

Olmasın.

* Tek bir ortak noktamızdan hareketle "ruh ikizi" olduğumuza kanaat getiren (şunu kullanmanızdan da tiksiniyorum) kaç kişiden konuyla ilgili mesaj aldığımı size söyleyemeyeceğim, çünkü bir noktadan sonra saymayı bıraktım. Benimle 1 dakika bile geçirmemiş insanlardan söz ediyorum. Doğrudan kendilerine hitap eden tek bir cümle yazmamışım. İnternette bir şekilde denk gelmiş, paylaştığım şeylere bakmış ve tamam! İkimiz de okumayı seviyormuşuz, kesin ruh ikiziyiz. Aynı yönetmenin filmlerini mi beğeniyoruz, tamamdır, oldu bu iş! Aynı üniversiteye gitmişiz, aman tanrım! Bu kadar büyük mucize olur mu?! Aaaaarrrrggghhhhhh!

* Bu yüzden "Ruh ikizimi buldum!" dediğiniz an yüzümde hiç hoşunuza gitmeyen o ifade beliriyor çocuklar. Haftada bir "hayatınızın aşkı", iki haftada bir "ruh ikiziniz" ile karşılaşıyorsunuz ve gelip anlatıyorsunuz ayrıca. Normal mi şimdi bu?

* Değerli kavramların içini boşaltıyorsunuz, hoş değil.

* Because my inside is outside
My right side's on the left side
'Cos I'm writing to reach you...

* Perec'in doğum günüydü. Hakkında yazdığım şeyi paylaşacakken uygulama birden kapandı. Tekrar açtığımda yazı yoktu. Daha da kötüsü SwiftKey'in bile kaydetmemiş olması... Bu da böyle üzücü bir anımdır.

* Yaşasaydı ve tanışma şansımız olsaydı birbirimize doğum günlerimizde sözlük hediye ederdik bence. Sözlüğün içinde kaybolmayı seven kaç kişiyiz ki hem şurada...

* 4 yaşına bile gelmeden okumaya başlamam yetmiyormuş gibi ilkokul yıllarında akşamlarım sözlük ya da ansiklopedi okumakla geçti. İleride ne iş yapacağım belliydi de işte şartlar bunun gerçekleşmesini biraz geciktirdi.

* Paragrafların baş harfleriyle kelime oluşturduğum ve yayın saatini de çok anlamlı bir dakikaya denk getirdiğim yazılar yazmışlığım var blogun ilk yıllarında. Mesaj yerine ulaşmamıştı ama olsundu, yazan kişi o tarihte içini döktüğü için sevinmişti, şimdiyse kendisine eğlence çıkmıştı. :))

* "Olsundu" demeyi çok seviyorum.

* Biri, "O kadar büyük bir özenle yazmışsın ki, sanki her kelimeyi uzun uzun düşünmüş gibisin," demişti geçmişte. Bir yönüyle doğru bir tespitti. Kelime seçimlerim rastgele değildi, genelde de değildir zaten. Alt metinleri seviyorum. Bu yazıda hepinizle konuşuyorsam sorun yok ama söylediklerim belli bir kişiye yönelikse sadece o kişinin göreceğine inandığım işaretler bırakmayı seviyorum. Kelimelerin arkasının da görülmesini umuyorum. Görüldüğünü hissettiğim an kocaman bir mutluluk kaplıyor içimi. Yüzümdeki gülümsemeyi bir türlü silemiyorum. :)  

* O değil de 1996-2004 arasında yazdığım günlükleri yakmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

* Bir an hayattan umudumuzu tamamen kestik, biraz sonra her şeyin güzel olacağına dair cümleler kuruyorduk. Sonra "Benim senden umudum yok, sen kafanın içindesin yine!" gibi bir cümleyle kızgınlığını belirtti. Birkaç dakika sonra ise kendisiyle ilgili bir konuda karamsar olduğu için "Seni denize atarım!" diyordum. Bir ara da "At beni şuradan denize ve ikimiz de kurtulalım," demiştim ama sebebini hatırlayamadım. Bildiğiniz gibi arkadaşlar iyidir.




* Yeap.

* "Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş..." bir insana söylenebilecek en güzel şey olabilir. Sabahattin Ali söylemiş.

* Bir de Aliye'ye yazdığı mektuplardan birinde "Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz," diye yazmıştı. Bu cümlelerin bana hissettirdiği şeyi yazmaya kalksam ortaya yüzlerce sayfa çıkar gibi :)

* Aklımda bir cümle var uzun zamandır. Filmden ya da kitaptan mı hatırlamıyorum. Belki de ben kurmuşumdur zamanın birinde. Sanki o cümleyi hatırlasam aklımdaki her şeyi anlatmış olacakmışım gibi geliyor. Şiir kitabı karıştırıyorum, Goodreads'te beğendiğim alıntılara bakıyorum, tumblr paylaşımlarıma bakıyorum, yok. Bir bulsam... 

* Bulursam sadece içim rahatlayacak, söyleyebilecek değilim de işte. :)

* "One day I will find the right words, and they will be simple." (demişti Kerouac.)

* Çarşamba akşamı saat 9-10 arası Yenisahra'dan metroya bindim, boş. Kadıköy'e geldim, boş. Vapura binip Karaköy'e geçtim, boş. Galata'dan Eminönü tarafına yürüdüm, orası bile boş. Bu şehrin çok güzel saatleri var. Herkesin uyuduğu ya da evde televizyon izlediği saatler. İşte o saatlerde bütün yolları seviyorum! O anı paylaşmak isterdim tabii, inkar edecek değilim.

* Alexi Murdoch - All My Days'i günde kaç kez dinlediğimi bilmiyorum. Ama çok, orası kesin. Bir de Song for You. Ama en çok All My Days.

* And what's a wonderwall anyway.